fıkhı-ekber-ders-12-01

12- Ders 12 Fıkhı Ekber hayat veren hayatveren

FIKH-I EKBER DERS 12 

 

 

(Estağfiruke ve etûbu ileyk Allahümeslih ümmete Muhammed verham ümmete muhammed Allahümmağfirli cemi’an ümmete Muhammed ya kallübel kulübi sarrif kulubena ala taatike ya müsarrifel kulüb el ebsar sarrif kulübena âlâ dînike)

Çok sevgili ve muhterem izleyenler; Rabbimize hamd-u sena, Sevgili Peygamberimize salât-ü selamdan sonra sizlere İmâm-ı Âzam’ın Fıkh-ı Ekber’inden keşif notları vermeye devam ediyoruz. Fıkh-ı Ekber, İslâm’ın amentüsünü bize delilleriyle açıklamaktadır ve iman konusunda insanlık âlemini aydınlatmaktadır. Gerçek, makbul hak iman ve onun delilleri ortaya konmaktadır. Şimdi sizlere, Kur’an-ı Kerim Allah kelâmıdır. Bu konuda İmâm-ı Âzam ne dediler? Bunu sizlere duyurmaya çalışacağız. Bakın İmâm-ı Âzam (rahmetüllahi aleyh ve aleyhim ecmaîn) şöyle buyurdular: “Kur’an-ı Kerim, Resûlullah’a yani Hz. Muhammed’e (aleyhi salatü ve selam) indirilmiştir ve o Mushaflarda yazılıdır. Kur’an-ı Kerim’in bütün ayetleri Allah kelâmı olduğundan büyüklük ve üstünlükte birbirine eşittir”. Ancak bazı sure ve ayetlerde hem zikir hem de zikredilenin fazileti vardır. Ayetel Kürsi’de durum böyledir. Çünkü bu ayet-i kerimede mezkûr olan, zikredilen Allah Teâlâ’nın yüceliği, azameti ve sıfatlarıdır. Bundan dolayı hem zikrin hem de mezkûrun (zikredilenin) fazileti bir arada toplanmıştır. Kâfirlerin sıfatlarına ait ayetlerde ise yalnız zikir fazileti vardır, mezkûrun fazileti yoktur. Cenab-ı Hakkın bütün isim ve sıfatları da aralarından fark olmaksızın fazilet ve büyüklükte müsavidir (eşit). İşte kıymetliler burayı tekrar tekrar internetinizi tıklayın, tekrar tekrar dinleyin. Bu dersler dinleyip de geçilecekler dersler değil. Kalbe ebediyyil ebedi nakşedilecek dersleridir. Çünkü iman dersleridir

Dakika 5:00

İman, gerçek iman olmadıkça kişi ne dünyada ne mezarda ne mahşerde güven ortamında değildir. Ve makbul iman olmadıkça da kimse cennete giremez. Allah’ı (celle celaluhu) razı edemez. Allah-u Teâlâ’nın kulundan razı olmasının birinci şartı gerçek iman olacak ve amel-i salih olacaktır. Ey kıymetli dostlarım, bunları unutmayalım. Fıkh-ı Ekber’in bütün içeriğinde ne varsa bir defa bunları kalbimizin derinliklerine nakşedelim, hafızamıza yazalım. Kalp tasdikten geçirecek, dil ikrar edecek bunları. Ayetlerin hepsi de Allah kelamı olması cihetinden üstünlükte eşittirler. Çünkü hepsi Allah’ın kelamı oldukları için hepsi üstündür ve eşittir burada üstünlükte. Bakın Sevgili Peygamberimiz (aleyhi salatü ve selam) ne buyurdular: “Fazlü kelâm illahi Teâlâ ala sayiril kelâm i kefazlillahi Teâlâ ala sairi halkihi” buyurdular. Bakın ne buyuruyor Sevgili Peygamberimiz bu kıymetli ebediyyil ebed değerli sözünde: “Allah kelamının diğer kelamlara üstünlüğü Cenab-ı Hakkın, Allah’ın mahlûkatı olan üstünlüğü gibidir” buyurmuşlardır. Bu sözü hiç unutma, bu peygamber sözünü. Bunu Camiu’s Sağir’de, Fethu’l Kebir’de, Süyûtî’nin eserlerinde görüyoruz. İnkârcıların ahvalini hikâye etmeyen bütün ayetler ve surelerde hem zikir hem mezkûr fazileti vardır. Ayetel Kürsi böyle olduğu gibi diğer peygamberlerin ve velilerin, Allah dostlarının ahvalini anlatan ayetler de böyle iki faziletlidir. Allah Teâlâ’nın (celle celaluhu) isim ve sıfatları da fazilet bakımından birbirine eşittirler. Aralarında fark yoktur. Sıfatların zatının aynı ve gayrı olması hususunda da fark yoktur. Yine İslâm’ın kıymetli âlimlerinden bazıları şöyle açıklamışlardır: “Cenab-ı Hakkın 99 olan güzel isimleri içinde en büyüğü şüphesiz Allah ismidir”. Bunu birçok âlimimiz söyler. İmam Gazali de söylüyor ve Fıkh-ı Ekber’de de bu yer alıyor. Çünkü bu isim bütün ilahi sıfatları da içine alan zat-ı ilahiye delalet eden özel bir isimdir. Gerek hakiki gerekse mecazi manada Cenab-ı Hakkın dışında kullanılamaz. Yani bu isim Allah’tan başkasına verilmemiştir. Bunun dışında kalan isimler ve sıfatlar mecazi manada başkalarına da verilebilir.

Dakika 10:05

Kadir, âlim, rahim gibi isimler ve diğerleri de böyledir.  Ama Allah ismi hiçbir mahlûka konmamıştır, konmaz. Öbürleri de asli manada kimseler kimseye isim olarak verilmez. Mecazi manada en doğrusu onların başına “abid” kelimesi getirmektir, mesela Abdurrahman, Abdürrahim, Abdülmelik, Abdülkuddus gibi. Bir insana Rahman ismini koyacaksan bir çocuğuna, ona Abdurrahman diye o ismi koyman gerek. Doğrudan doğruya Rahman ismini koyarsan bu mecazi manada caiz olsa bilse asli manada katiyen caiz olmaz. Onun için Abdurrahman (Rahmanın kulu), Abdurrahim (Rahimin kulu), Abdulmelik (Melikin kulu), Abdulselam (Selamın kulu) gibi isimler insanlara böyle konur. Başa “abid” kelimesi konması gerekiyor.

Kur’an-ı Kerim hakkında bu bilgiyi verdikten sonra Peygamberimizin ebeveyninin ölümü konusuna da şöyle bir bakalım. Resûlullah’ın (aleyhi ve sellem) anne ve babası, efendim yine Peygamberimizin amcası ve Hz. Ali’nin babası Ebû Talib’in durumu konusunda değişik görüşler vardır. Kıymetli efendiler, burayı biz Rabbimize havale ediyoruz. Cenab-ı Hak burada en iyisini bilmektedir. Peygamberimizin çocukları Kasım, Tahir ve İbrahim, Resûlullah’ın (aleyhi salatü ve selam) oğullarıydılar. Kasım, Tahir ve İbrahim, Efendimizin oğulları idiler. Fatma, Rukiye, Zeynep ve Ümmü Gülsüm de kızlarıydılar. Evet çok kıymetli efendiler, bu konuda İmâm-ı Âzam Hazretlerinin burada Resûlullah Efendimizin (aleyhi salatü ve selam) çocuklarının isimlerini sayması, isimlerini bildirdiği sayıdan az veya çok olduğu hakkındaki rivayetleri ret içindir. Peygamber Efendimizin ilk doğan çocuğun adı Kasım’dır. Bi’setten (Peygamber olmadan önce) yaklaşık olarak on bir sene önce doğduğu rivayet edilir. İbni Sa’d iki sene kadar yaşadığını zikreder. Peygamberimiz bu ilk çocuğu ile künyelenmiştir. Peygamberimiz Ebûl Kasım künyesiyle çağrılmaktan hoşlanırdı. Bir de Tahir. Bu da sahih olan rivayete göre Tayyip ve Abdullah isimleri ile de zikredilen, bi’setten (Peygamber olmadan önce) evvel doğan ve bi’setten önce vefat eden çocuğudur. Evet kıymetliler şimdi Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice validemizle kendileri 25 yaşındayken evlenmişlerdir. Bu 6 çocuğu Hatice validemizden dünyaya gelmiş; yalnız İbrahim, Mariye validemizden dünyaya gelmiştir. İbrahim de Peygamberimizin oğludur. O da Mariye annemizden dünyaya gelmiştir

Dakika 15:08

İbrahim küçük, süt emme çağında vefat ettiğinden Berâ bin Âzib (rahmetüllahi aleyh ve aleyhim ecmaîn) rivayetine göre “O cennette emdirilecektir” buyurmuştur. Yani “İbrahim cennette süt emecektir” demiştir. Efendim bu haberin de kaynağı görüyorsunuz Fıkh-ı Ekber’de yerini almıştır. İbrahim, Peygamber Efendimizin en küçük çocuğu idi. Hicretin 8. yılı Mariye validemizden dünyaya gelmiş, 18 ay kadar yaşamıştı. Peygamber Efendimiz bu çocuğu dünyaya geldiği zaman 7. gününde ziyafet vermiş, çok sevinmişti. Hicretin 9. yılında vefat eden İbrahim’i Fadl bin Abbas yıkamış, Usame bin Zeyd ile Osman bin Ma’zun kabre indirmişlerdi. Onun defnedildiği gün güneş tutulması vuku bulmuş, halkın güneşin tutulmasını matem sayması üzerine Peygamberimiz bunu doğru olmadığını beyan etmişlerdi. Şimdi Peygamberimizin kızlarından biri de Zeynep’tir. Peygamberimizin en büyük kızı idi. Bi’setten on sene evvel, Peygamber Efendimiz 30 yaşlarında iken Kasım’dan sonra dünyaya gelmişti. Zeynep teyzesinin oğlu Ebû’l-Âs bin Rebî’yle evliydi. Hz. Zeynep’in kocası hicretten sonra Müslüman olmuştu. Zeynep’in iki çocuğu dünyaya gelmişti; Ali ve Ümame. Ali küçük yaşta, Ümame ise Hz. Ali’nin vefatından sonra ölmüştür. Hz. Rukiye ise (radıyallahu anhüm ve anhüm ecmaîn) ise Peygamber Efendimizin en küçük kızıydı. Peygamber Efendimiz 33 yaşında iken dünyaya gelmişti. Bi’setten önce Ebû Leheb’in oğlu Uteybe ile evlenmek üzereydi. Ebû Leheb’in “Hz. Muhammed’in kızından ayrılmayacak olursan ben senden ayrılırım” diye diretmesi üzere ondan zifaf vaki olmadan yani evlilik gerçekleşmeden ayrılmış, Hz. Osman ile evlenmiş, Habeşistan’a kocasıyla hicret etmiş, Bedir Harbinin olduğu günlerde hastalanmış, Bedir Harbinin zafer haberi Medine’ye ulaştığı gün vefat etmişti. Peygamberimizin diğer kızının birisi de Hz. Ümmü Gülsüm’dür. Bi’setten evvel doğan bu kızı da Ebû Leheb’in diğer oğluyla Utbe’yle evlenmek üzereydi. Bu evlilik de gerçekleşmeden Ebû Leheb’in peygamber düşmanlığından dolayı ayrılık vaki oldu, evlilik gerçekleşmedi. Yukarıda zikrettiğimiz Ebû Leheb’in ısrarı üzerine zifaf vuku bulmadan ayrılmışlar,

Dakika 20:08 hicretin üçüncü yılında Ümmü Gülsüm Hz. Osman ile evlenmiş, ondan hiç çocuğu olmadan hicretin 9. yılında vefat etmiş. Cenaze namazını bizzat Sevgili Peygamberimiz kılmıştır. Yani namazını bizzat babası kılmıştı. Diğer kızı da Hz. Fatıma tüz Zehra’dır. Hz. Fatma’nın doğum tarihinde ihtilaf vardır. Bi’set yılında doğdu denildiği gibi bi’setten 5 sene evvel Peygamber Efendimiz 35 yaşındayken doğdu da denmiştir. Hatta aynı yıl, Kâbe’nin tamir edildiği yıl olarak tasvip (doğru bulmak) edenler de olmuştur. Hicretten sonra Medine’de Hz. Ali ile evlenmiş, bu evliliğinden 5 çocuğu olmuştur. İsimleri Hasan, Hüseyin, Muhsin, Ümmü Gülsüm ve Zeynep idi (radıyallahu anhüm ve erdaum ecmaîn ve anhüm). Bunlardan yalnız Muhsin çocuk yaşta vefat etmiştir. Hz. Fatma, Peygamber Efendimizin vefatından 6 ay sonra, hicretin 11. Yılında, 29 yaşında vefat etmiştir. İşte kıymetli ve muhterem izleyenler, Sevgili Peygamberimiz (aleyhi salatü ve selam), o şanlı peygamberin çocuklarından yalnız İbrahim, Mariye validemizden diğerleri ise Hz. Hatice validemizdendirler. Fatma annemiz dışında hepsi de Resûlullah (aleyhi salatü ve selam) Efendimizin sağlığında vefat etmişlerdir. Allah cümlesinden pek çok razı olsun. Ehl-i beytin tamamına bizden bol bol selam olsun. Allah onlardan razı olsun. Bütün ashaplarından Yüce Allah razı olsun. Daha geniş bilgi için tabi kıymetli eserlerimiz bulunmaktadır. Bunlardan biri İbni Sa’d’ın et-Tabakât’ında, Askalanî’nin eserlerinde, Berâ bin Âzib ve diğer kıymetli eserlerimizde bulunmaktadır. Biz Fıkh-ı Ekber’in özünden sizlere keşif notları vermeye devam ediyoruz. İlmi tevhidin incelikleri kişiye zor gelirse bakın İmâm-ı Âzam ne buyurdular: Tevhid ilminin ince meselelerinden herhangi birisinin anlaşılması insana müşkül (zor) görünürse bir âlim bulup da derhal onu soruncaya kadar ne yapmak lâzım? Çünkü iman konusunda tereddüt caiz değil. Beklemek de olmaz. Derhal bir âlim bulup onu sorman gerekiyor. Bakın, soruncaya kadar “Allah Teâlâ indinde doğru olanı neyse ona inandım” demesi kendisine borç olur, borç. Burayı tekrar ediyorum. Onu soruncaya kadar, gerçek âlim buluncaya kadar “Allah Teâlâ indinde doğru olanı neyse ona inandım” demesi kendisine borç olur.

Dakika 25:00

“Ya Rabbi! Senin katında, indinde neyse ona tam inandım, kalbimle tasdik ediyorum, dilimle de ikrar ediyorum.” diyecektir. Hangi konuda? Hatırlatayım. Çoktan cümlenin başı birileri tarafından unutuldu. Tevhid ilminin ince meselelerinde herhangi birisinin anlaşılması insana müşkül görünürse bir âlim bulup da derhal onu soruncaya kadar “Allah Teâlâ indinde doğru olanı neyse ona inandım” demesi kendisine borç olur. Aramayı geciktirmesi caiz olmaz. Bu hususta duraklaması ile kendisi mazur (özürlü) görülmez. Duraklarsa belki de küfre gider, imanı yok olabilir. Aman duraklama olmasın, ara vermesin, derhal gerçek bir âlim bulup ve sorulması gerekir. Zaten Fıkh-ı Ekber’i bütün dünyaya bizim takdim etmemizin sebebinden, hikmetinden biri de budur. İnsanlık âlemine İslâm’ın amentüsünü öz olarak açıklıyor, ondan keşif notları veriyoruz. İnançlarla, imanla ilgili olarak akaid ilmi de dediğimiz tevhid ve sıfatlar ilmine ait bir meselenin anlaşılması insana güç, zor gelirse ehlini bulup sormak, doğrusunu öğrenmek lâzımdır. Ehlini arayıp bulmamak, araştırmayı geciktirmek tehir (geciktirmek) etmek, farz olan ilim talebini tehir etmek demektir. Bu tehir edilen ilim, iman bilgisidir. Bu bilgi sayesinde insan küfrü ve imanı bilir. Küfrü reddeder, iman ile iman eder. Ehl-i sünnetin inanç esaslarına göre doğru olanı bu bilgi sayesinde öğrenir. İşte bütün dünyaya imanla ilgili İmâm-ı Âzam bilgi vermek için Fıkh-ı Ekber’i yazmıştır.

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ

“Eğer bilmiyorsanız zikir erbabından sorunuz”. (Nahl Suresi ayet 43). Yani burada ilim erbabından sorunuz efendim gerçek âlimlerdir buyurmuştur. Kim? Yüce Allah. “Eğer bilmiyorsanız âlimlerden, zikir ilim erbabından sorunuz”. Kim diyor? Yüce Rabbimiz diyor. Derhal öğreneceksin.” Bilmiyorum” demek mazeret değil. Katiyen imanla ilgili konuları sonraya bırakamazsın, geciktiremezsin. Gerçek iman sahibi olmak zorundayız. Bu da doğru bilgiyle olur. Tevhid ilmini iyi bilmekle olur. İşte tevhid ilmi bize iman ilmini ortaya koymakta, İslâm’daki iman nasıl bir imandır, bize bunu öğretmektedir. Hadis-i şerifte de Sevgili Peygamberimizden bak ne buyuruyor:

Dakika 30:00

“Talebül ılmi farîzatün alâ külli müslimin ve müslimetin (İlahi hadis)– Kadın, erkek bütün Müslümanlar üzerine ilim talebi farzdır”. “Âlâ külli müslimin ve müslimetin”.  Diğer bir hadis-i şerifte de “Utlubü’l-ilme velev bi’s-sin-İlim, sinde de olsa talep ediniz” buyrulmuştur. Bilinmesi ve inanılması zaruri olan dinin temel meselelerinde şüphe ve tereddüt etmek müminin kalbindeki tasdiki sarsar. Tasdik sarsılırsa iman tehlikeye gider, tasdike mâni olur. Bu bakımdan da küfre götürebilir. Bu durumda “Allah’a inandım. Onun indinde doğru olana iman ettim” dediğinde de icmali iman sabit olmuş olur. Sevgili dostlar, halk arasında meşhur olan bu hadisin birçok rivayet şekli vardır; Camiu’s Sağir’de, Feyz-ül Kadir’de, Keşfü’l-Hafa’da olduğu gibi. Mesela hadis-i şerifte geçen “sin” kelimesi uzaklık ifade eder. Yoksa halkın anladığı gibi Çin demek değildir. Yani “ilim Çin’de de olsa” demişler. Halbuki burada “sin” diyor hadis-i şerif.  O da uzaklık yani “İlim nerdeyse oradan alın”. Yani Çin ile alakası yok. Anlamak, yani bunu Çin’de de olsa diye bunu anlamak mümkün değildir. Nedense halkın arasına böyle bir yansıma olmuş, bunu da burada düzeltmeye çalışalım hep beraber. Zira Çin hiçbir zaman ilim için bir merkez olmamıştır. Yani insanlar ilim için Çin’e hiçbir zaman gitmemiştir. Hadis-i şerifin ravisi Hz. Enes (radiyallahu anh) Hazretleridir. Birkaç rivayet şekli vardır ve Keşfü’l Hafa’ya da baktığımız zaman bu gerçekleri görebiliriz. Peygamberimizin miracı ve burak meselesi. İmâm-ı Âzam Hazretleri bakın ne buyuruyorlar: “Miraç haberi ve hadisesi haktır. Bunu reddeden bid’atçıdır, sapıktır”. Bakın İmâm-ı Âzam “Miracı reddeden bid’atçı ve sapıktır” diyor. Peygamber Efendimizin (aleyhi salatü ve selam) semaya urucunu (yukarı çıkma) inkâr eden kimse bid’at ehli ve sapıktır. Resul-i Ekrem Efendimizin miraç gecesi semalara çıkarıldığı haberi, cesediyle beraber olup uykuyla uyanıklık, yakaza (uyanık olarak) halinde vuku buluşu haberi meşhur ile sabittir ki bu haber kuvvet bakımından haber-i mütevâtir yakındır. Hülasa, el-Fetâva adlı kitapta denilir ki “Kim miraç hadisesinde Resûlullah’ın Mekke’den Kudüs’e kadar gidişini inkâr ederse kâfir olur”. Çünkü bu, ayet-i kerime ile sabittir. Bir kişi Kudüs’ten sonra semalara çıkışı inkâr ederse işte o zaman o bid’atçıdır ve sapıktır, denmiştir.

Dakika 35:00

Efendim, Mekke’den Kudüs’e götürülüşü olan İsra Olayı delil-i kati ile, ayet-i kerime ile sabittir. Cenab-ı Hak İsra Suresinin baş ayetinde bakın ne buyuruyor:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ

Sadakallahulâzım. Yüce Rabbimiz bu ayet-i kerimede buyuruyor. Diyor ki: “Kulunu yani şanlı Muhammed’i (aleyhi salatü ve selam) bir gecede Mescid-i Haram’dan Mescid’i Aksa’ya götüren Cenab-ı Hak, o Yüce Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir. O Mescid-i Aksa ki biz onun etrafına feyz ve bereket verdik. Bu gece yolculuğunu ona, o Peygambere ayetlerimizden bazısını gösterelim diye yaptırdık. Şüphesiz ki o her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi kemâliyle görendir”. İşte kıymetliler, miraç Kudüs’ten sonra olan hadisedir ki delili Kur’an ile sabit değil hadis-i 38:30 şerifler ile sabittir, denilmektedir. Şimdi bu konuda da her ne kadar miracın Kudüs’ten sonra semalara urûc kısmının hadis ile sabit olup Kur’an-ı Kerim’le sabit olmadığı söyleniyorsa da bunun aksine yani semalara urûc kısmının da Kur’an’la sabit olduğuna, dolayısıyla bu kısmının inkârının da küfr-ü mucip (gerektiren) olacağına kail olanlar vardır. Bu kanaatte olanlar Necm Suresinin 13, 14, 15, 16, 17 ve 18. ayetleriyle istiklal etmektedirler. Bu ayetlere ve tefsirlerine bakılmalıdır. Önceki derslerimizde bunların izahları yapıldı. Biz Fıkh-ı Ekber’den size keşif notları veriyoruz. Kur’an-ı Kerim’in tümünün keşif notlarını size keşif notlarını verdik. Elhamdülillah! Lütfeden Allah’a hamd-ü senalar olsun.

Kıymetli izleyenler Mükâtil bin Süleyman tefsirinde İsra Suresinin bu ilk ayetini tefsir ederken der ki, “Miraç, hicretten bir sene evvel bir gece vuku bulmuştur” der. Bu tabi miracın vuku bulduğu tarihte ihtilaf vardır.

Dakika 40:00

Peygamber Efendimiz (aleyhi salatü ve selam) miraç ile ilgili buyurdular: (Hadis-i şerifin mealini, manasını veriyorum. Metni derslerimizi kabarttığı için dersler sığmıyor, çok yer tutuyor. Onun için insanlığa öncelikle lâzım olan manayı ve keşif notları veriyoruz). Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurdular: “Ben Mescid-i Haram’da hatim çukurunda veya bir yakın odada idim. Uyurla uyanıklık arasında bulunuyordum. Cebrail Aleyhisselam bana burak ile geldi. (Burak biliyorsunuz ki bir orta boylu, bir yakışıklı, güzel bir beyaz hayvandı. Bembeyaz ve küçüğe yakındı ve adı buraktı. Adamın gözünün ilişebileceği yerin son noktasına atardı adımını.) Ben buraka bindim, ta ki Beyt’ül-Mukaddes’e geldim. Burakı peygamberlerin bağladığı halkaya bağladım. Sonra Mescid-i Aksa’ya girdim. Orada iki rekât namaz kıldım, sonra çıktım. Derhal Cebrail Aleyhisselam bana şaraptan bir kadeh, sütten de bir kadeh getirdi. Sütü seçtim ve içtim. Cebrail Aleyhisselam bana “Sen fıtratı seçtin” dedi. Sonra Cebrail ile ben göğe çıkarıldık” buyrulmaktadır. Bu hadis-i şerifi Buhârî ve Müslim’de efendim rivayet edilmişlerdir. Rivayet ihtilaflarıyla birlikte geniş bilgi için Tecrid-i Sarih’e bakılabilir. Sarih hadis-i şerifin bu metnini Şifa-i Şerif’ten almışlardır. Kıymetli efendiler, sizlere bu konuda önceki derslerimde Kur’an-ı Kerim’in keşif notları, baştan sona Kur’an-ı Kerim’in keşif notlarını sizlere verdiğim için bu konuda orada miraçla ilgili bilgiler verdik. Burada da bu keşif notunu vermekteyiz. Şimdi kıyamet alametleri hakkında İmâm-ı Âzam ne buyurdular. Şimdi bakın: “Deccalin, Yecüc ve Mecücün çıkması (Bak Deccal çıkacak, Yecüc ve Mecüc bunlar da çıkacak), güneşin batıdan doğması, İsa Aleyhisselamın gökten inmesi ve diğer kıyamet alametleri sahih haberlerde nakledilen şekliyle haktır, vaki olacaktır” dedi İmâm-ı Âzam. Şimdi birileri çıkmış, bunların içinden bazı maddeleri yok sayıyorlar. Bunların beyninde bilgi yok veya doğru anlamıyorlar veyahut da maksatlı davranıyorlar. Her neyse ehl-i sünnetin, vel-cemaatin, sahih kaynaklara dayanarak kıyamet alametleri olarak İmâm-ı Âzam bunları saydı. Ve Gıfar Kabilesinden Huzeyfe bin Esîd’ten (radiyallahu anh) şöyle anlattığı da rivayet olundu. Şimdi sizlere Peygamberimizinden hadis-i şerif, bir öz keşif notunu vereyim:

Dakika 45:02

“Biz oturmuş konuşuyorduk. (Bakın Huzeyfe bin Esîd anlatıyor). “Biz oturmuş konuşuyorduk. Resul-ü (aleyhi salatü ve selam) Efendimiz geldi “Ne konuşuyorsunuz? Neden bahsediyorsunuz?” buyurdu. Biz de kıyamet hakkında konuşuyorduk, dedik. O zaman Sevgili Peygamberimiz (aleyhi salatü ve selam) buyurdular ki: “Önceden on tane alamet görülmedikçe kıyamet kopmayacaktır” dedi ve saydı: Dumanı, Deccalı, yerden çıkacak hayvanı, güneşin batıdan doğmasını, İsa’nın gökten inmesi (nüzulünü), Yecüc ve Mecücü, doğu, batı ve Arap Yarımadasında olmak üzere üç defa güneş tutulmasını, bunun sonunda da Yemen’den çıkıp insanları mahşere sürecek olan ateşi söyledi”. Ve burada on tane kıyamet alameti sayılmıştır. Bu, Mesabih’te böyle zikredilmiştir. Efendiler, bu yine Müslim’in el-Sahîhi’nde ayrıca zikredilmiştir. Ebû Davud’un Es-Sunne’sinde, Et’tac isimli eserde, ibn Mâce’nin Sünen’inde, Huzeyfe Bin Esîd’in el-Gıfari’sinde (Hudeybiye’de bulunup biat-ı rıdvana iştirak eden bir sahabedir bu. Kûfe’ye yerleşmiş, burada da vefat etmiştir. Kütüb-i Sitte’de rivayet ettiği hadisler pek çoktur), İbn Hacer el-İsabe’de, İbni Sa’d Tabaka’da, İbn Hibban el Bustî’de, Meşâhir-i ulema-i ensarda zikretmişlerdir. Şimdi İmâm-ı Âzam’ın Fıkh-ı Ekber’ine almış, işte sahih olan hadis-i şerifi ve emsallerini de kaynaklarını size duyurduk. “İsa inmeyecek, gelmeyecek” diyenlerin hangi amaca hizmet ettiklerine dikkat edin. İsa gelecek, domuzu kaldıracak, haccı kaldıracak ve Hz. Muhammed’in emrinde İslâm şeriatını uygulayacak. Bunu mu hazmedemiyorlar? Çünkü artık son peygamber ve son şeriat Muhammed’in şeriattır. Kıyamete kadar, ebedi İslâm’ın Muhammed-i şeriat olan kanunlar uygulanır. Dünyaya kim gelirse gelsin, hangi âlimler, evliyalar, mehdiler gelirse gelsin dünyada geçerli olan tek kanun-i ilahi İslâm şeriatıdır; o da Muhammed’in şeriattır. Bunun dışında artık ebediyyil ebed bir şeriat uygulanılmayacak. Muhammed’in peygamberliği ebediyyil ebed devam ediyor. Onun şeriatı devam ediyor. İslâm eşittir şeriat. Şeriat eşittir İslâm. Şeriat, Şâri’nin (Allah’ın) kanunları demek. Şeriat, İslam’ın kanunları. Şâri’ kim? Allah’ın kendisi. İslâm’ı ortaya koyan, şeriatı ortaya koyan Allah’ın kendisi. Allah Şâri’i Teâlâ’dır yani şeriatı ortaya koyan demektir. Allah kimi dilerse doğru yola hidayet eder. İşte İmâm-ı Âzam yine Şanlı Kur’an’ın imanla, akaitle ilgili bakın ortaya en önemli, hepsini bir araya toplayan notları veriyor ki insanlar hiçbir konuda yanlışa düşmesinler, sağlam bir iman sahibi olsunlar diye.

Dakika 50:15

Allah Teâlâ (celle celaluhu) hidayete erdirmek istediği kulunu salih ameller yapmaya, sahih itikat üzere bulunmaya muvaffak kılar. Bu da Allah Teâlâ’nın ezel-i meşîetinin (irade) icabıdır. İmâm-ı Âzam Hazretleri, “Allah kimi dilerse hidayet eder” derken ayet-i kerimelerde de ifade edildiği gibi şöyle söylemek istemiştir: “Bize düşen ancak tebliğdir”.

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَمَا عَلَيْنَا إِلاَّ الْبَلاَغُ الْمُبِينُ

Bakın Yasin Suresinin 17. ayetinde:

كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَأَنزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلاَّ الَّذِينَ أُوتُوهُ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ فَهَدَى اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ لِمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ وَاللّهُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

“Allah kimi dilerse doğru yola iletir”. Bu da Bakara Suresinin 213. ayet-i kerimesidir. Yine bir ayet-i kerimede, (Âl-i İmrân 8) Rabbimiz bakın ne diyor:

رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ

“Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi haktan saptırma, haktan kaydırma. Bize kendi canibinden bir rahmet ver. Şüphesiz bağışı en çok olan sensin. Sen, sen vehhabsın, ey yüce Rab!” Bu duayı da ey Müminler, bu duayı gece gündüz okuyun. Salât-ü selam âlemlerin efendisine, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in üzerine salat-ü selam olsun. Onun ne kadar ashapları varsa, ehl-i beyti varsa hepsinin üzerine de salat-ü selam olsun. Bize Yüce İslâm’ı lütfeden, Hz. Muhammed’i bize peygamber gönderen, şanlı Kur’an’ı bize kitap olarak inzal eden, İslâm ile bizi şereflendiren, nimetleriyle donatan Allah’a hamdüsenalar olsun. “Elhamdülillah mil’el-mîzân ve müntehe’l-ilmi ve mebleğa’r-rızâ ve zinete’l-Arş. Elhamdülillah. Sübhânallâh ve bi-hamdihi adede halkihî”. Çok kıymetli efendiler, bu eser konusunda şimdi İmâm-ı Âzam’ın bu kıymetli eserini, Fıkh-ı Ekberi, nice kıymetli âlimlerimiz şerh etmişlerdir. 54 Allah bütün İslâm âlimlerine çok çok Allah rahmet eylesin. İmâm-ı Âzam’ın da ruhu şad olsun ve nur üstüne nur ile dolsun. Onun mezarı parladıkça parlasın. Eserin bitiş tarihini gösteren metin ile dua mahiyetinde en son olarak zikredilen ayet-i kerime kütüphanemizde bulunan yazma bir nüshaya istinaden verilmiştir. Bu eserin en eski nüshalarından da biridir. Müstensihi (kopyasını çıkaran) de Amasyalı Mehmet bin İbrahim’dir. Dikkat et. Bunun da müstensihi Amasyalı Mehmet bin İbrahim’dir.

Dakika 55:05

Eserin sonu kenarında istinsah (kopyalama) tarihi olarak da hicri 1109 tarihini taşımaktadır. Amasyalı Mehmet bin İbrahim gibi ne kadar İslam’da ehl-i sünnet âlimlerimiz varsa Allah hepsine bol bol rahmet eylesin, mağfiret eylesin. Muhammed ümmetinin Allah kalplerini birleştirsin ve güçlerini birleştirsin. Yüce İslâm, dünyanın barışıdır. Dünyanın sosyal devleti ve sosyal adaletidir. Hukukun üstünlüğüdür. Yüce İslâm’ın evrensel imanı, evrensel barışı, evrensel sevgisi, Yüce İslam’ın yüce adaletini, dünyaya hâkim olmasını ve bütün kalpleri birleştirmesini, bunun için çalışılmasını Yüce Allah ümmet-i Muhammed’e ve tüm insanlığa nasib-i müyesser eylesin. Bu dilek ve temennilerle inşallah derslerimiz devam edecektir. Yüce Allah, insanların daima hayırlı hizmetinde bulunmayı, insanlığa hakkı söylemeye, hakkı bütün dünyaya tebliğ etmeyi ve hakkın emrinde olmaya, bâtılın elinden de bütün insanların kurtulması için çalışmaya Allah nasip eylesin. Bunun için çırpınıyoruz. Bütün insanlık mutlu olsun kurtulsun, tüm insanlık. Allah’ın rahmeti âlemleri kuşatmıştır. İlmi, rahmeti kuşatmış. Bütün âlemlere kudretiyle hâkim olmuş. Bu yüceye kul olmak en büyük sultanlıktır. Faziletlerin, derecelerin en yücesidir. Allah’a kul olmaya bakın. Gerçek iman ile iman edin. İşte Fıkh-ı Ekber İslam’ın amentüsünü açıklamaktadır.

Dakika 58:06

 

(Visited 452 times, 1 visits today)