Turkish English Fikhi Ekber Lesson 21

21- Ders 21 Fıkhı Ekber hayat veren hayatveren

FIKH-I EKBER DERS 21

 

 

(Sübhânallahi ve bihamdihi adede halkıhî ve minelmizan ve mintehel ilm ve meblarrıza ve zînetel’arş)

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ ﴿٢٢﴾

إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ ﴿٢٣﴾

Çok kıymetli ve muhterem izleyenler, Fıkh-ı Ekber’den keşif notları vermeye devam ediyoruz. İslâm’ın yüce imanının yüce delillerini Şanlı Kur’an’da, Nurlu İslâm’daki imanın, İslâm imanının amentüsünü ve ilmi delillerini ortaya koyarak İmâm-ı Âzam’ın onun Fıkh-ı Ekber’ini keşfetmeye, oradan aldığımız keşif notlarını size vermeye devam ediyoruz.

Yüce Allah’ı görmek. Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri ahirette görülecektir. Müminler cennette baş gözleriyle keyfiyetsiz, kemiyetsiz, arada bir mesafe bulunmaksızın, bir şeye benzemeksizin Allah Teâlâ’yı göreceklerdir. Çünkü okuduğum ayet-i kerimede de Rabbimiz buyurdular. Bu ayet-i kerime Kıyamet 22. Ve 23. ayet-i kerimeleri. “Hayır, onlar kıyamet gününde Rablerini görme nimetinden mahrumdurlar”.

كَلَّا إِنَّهُمْ عَن رَّبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَّمَحْجُوبُونَ

Bakın, birilerine de Allah cemâlini göstermiyor. İşte bunlar da Mutaffifin Suresinde 15 ayet-i kerimede cennete giremeyenler. Yine “Muhakkak siz Bedir gecesinde ayı gördüğünüz gibi kıyamet gününde Rabbinizi göreceksiniz”. Bunu da Sevgili Peygamberimizden rivayet olunan rivayet ettiği bir hadis-i şeriftir. İbni Mâce’nin rivayet ettiği bir hadis-i şeriftir. Sevgili dostlarımız Vücudiye taifesi ise Allah Teâlâ’nın başka bir varlık ile birleşerek cemâlini göstereceği inancındadırlar. Bu görüş sapıktır ve İslâm, ehl-i sünnet inancı bunu reddetmiştir.

لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلاَ يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلاَ ذِلَّةٌ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

“İman edip güzel amel işleyenlere cennet ile birlikte Allah’ın cemâlini görmek var”. Bu da Yunus Suresi 26. ayet-i kerime. Sevgili dostlarımız, doğruyu bilmeden insanlar yanlıştan kurtulamazlar. İşte İmâm-ı Âzam, Fıkh-ı Ekber’ini doğru olarak, ehli sünnet kendi ilmi delilleriyle, Şanlı Kur’an’a dayalı, sünnete, icmaya dayalı olarak İslâm ehl-i sünnetinin imanını, amentüsünü ilmi olarak ortaya koymuştur. Birçok yanlış inançlar karşısında dünya Müslümanları bu doğruları bilmek zorundadırlar.

Dakika 5:00

Yine Cenab-ı Hak, (لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ) “Gözler Allah’ı idrak elbette etmez, edemez. Ama o her şeyi ihata eder”. Yani Allah-u Teâlâ’yı gözler ihata edemez, kuşatamaz. O, cemâlinden dilediği gibi göstermeye de kadir. O, her şeye kadir. Bunun için cennet ehli keyfiyetsiz, cihetsiz, teşbihsiz olarak Allah’a kavuşmak haktır. İmâm-ı Âzam’ın bu sözüne dikkat et. El-Vasıyye isimli kitabında İmâm-ı Âzam bak ne diyor: “Cennette girenler için (yani cennet ehli için) keyfiyetsiz (Ne demek? Nasıl ve niceliğini Allah’tan başka kimse bilmiyor. Allah biliyor ona göre kullarına cemâlini gösteriyor), cihetsiz (Bir cihetten değil ki. Allah cihetlerden de münezzehtir. Yani sağdan, soldan görünme değil), teşbihsiz (Hiçbir şeye benzemez. Benzeme durumu yok çünkü eşi benzeri yoktur ve bu durumda teşbihsiz olarak) Allah’a kavuşmak haktır”. Allah’a bakmak olayı meydana gelecektir. Bunu da Cenab-ı Hak kendisi biliyor. Her şeye kadir. “Ve leysel haberu kel muayenet-Haber, görmek gibi değildir”. Bu da Ahmet bin Hanbel’in Müsned’inde rivayet edilmiştir. İbrahim Aleyhisselamın Kur’an-ı Kerim’de hikâye edilen:

وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن قَالَ بَلَى وَلَكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًا وَاعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Ya Rabbi! İnandım lakin kalbimin tatmin olması için ölüyü nasıl diriltirsin onu göreyim” (Bakara Suresi 260. ayet) dedi. Cenab-ı Hak gösterdi. “Rabbim, zatını bana göster, sana bakayım.” dedi Musa Aleyhisselam. “Len Terânî”. “Şu dünyadaki o maddi gözünle beni göremezsin” dedi. Bakın Cenab-ı Hak kuluna cemalini göstereceği zaman o kulunu artık ne hale getiriyor, onu kendisi biliyor. Bak dünyada Musa Aleyhisselam Cenab-ı Hakkı görmek istedi “Sen beni asla göremezsin” dedi ve dağa tecelli etti. Dağ yere çöktü, parçalandı, Musa bayıldı. Bakın dünyadaki maddi gözle Allah-u Teâlâ’nın görünmesi kul için görüyorsunuz mümkün olmuyor.

Efendim, rüyada Allah’ı görmek. Delil şudur; rüyada görünen hayal ve gölgedir. Bizim mezhebimizin mensubu bazı âlimler rüyada caiz görmüşlerdir. Sebebi ise o rüyada kalp gözüyle, ruhani bir gözle Cenab-ı Hak dilediği kullarına, dilediği, nasıl dilerse öyle görünüyor. Bu, baş gözle görünen bir olay değil. “Nefsini bırak ve gel”. Bakın Beyazid-i Bestami “Rabbimi rüyada gördüm.” deyince kendisine “Bu nasıl olur?” denildi.

Dakika 10:00

Bunun üzerine “Nefsini bırak ve gel” cevabını verdi. Yani nefsani gözle, nefis ile görmek mümkün değildir. Ancak nefisten soyutlanmış kalp gözüyle, devrede nefis yok, kalp gözüyle Cenab-ı Hakkı görmenin caiz olduğunu söyleyen değerli âlimlerimiz bulunmaktadır. Yine Ahmet bin Hanbel’in de rüyada Allah’ı (celle celaluhu) gördüğü rivayet edilmiştir. Ve yine rüyasında Ahmet bin Hanbel’e “Ya Ahmet! Bütün insanlar benden isterler. (Bakın Beyazid-i Bestami veya bir başkası için Allah hepsine bol bol rahmet ve mağfiret eylesin. Kaddesallahü esrârahüm). Yalnız diyor “Benim falanca kulum O yalnız beni ister”. Başka bir şey istemiyor o benim veli kulum. Yani Allah’ın rızasını, cemâlini istiyor. Evet, kıymetliler veli kullarında durumu derece derecedir. Eş’ari ve Mâturîdilerden selef âlimleri varlığı muhal olanın Allah Teâlâ’nın görmesine taalluk etmeyeceği hususunda ittifak halinde bulunmakla beraber bir şeyin varlığının o şeyin görülmesinin illeti olduğu görüşündedirler.

Yok olan bir şey midir? Kıymetliler “Şüphesiz ki Allah Teâlâ her şeye güce yetendir”. “Şüphesiz kıyametin zelzelesi büyük bir şeydir”. Bize göre yok, bir şey değildir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا

“Sen bir şey değilken ben seni yarattım” buyuruyor. Bu Meryem Suresi 9. ayet-i kerimesidir. Zira nazar kelimesi, sılaları itibariyle taalluk ettiği kelimeler ve kendi kendine müttâaddi olması itibariyle değişik şekillerde kullanılır.

يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذِينَ آمَنُوا انظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِن نُّورِكُمْ قِيلَ ارْجِعُوا وَرَاءكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا فَضُرِبَ بَيْنَهُم بِسُورٍ لَّهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِن قِبَلِهِ الْعَذَابُ

“O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar müminlere şöyle diyecekler: Bize bakın, nurunuzdan biz de istifade edelim.” (Hadid Suresi 13. ayet). Mahşer yeri zifiri karanlıktır. Perişan mı perişandır, tariflere sığınmaz. Müminlerin nurları sağında ve önünde parlar. Münafık erkek ve kadınlar müminlerin nurundan faydalanmak isterler. Ne yazık ki faydalanma şansları yoktur.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقُولُواْ رَاعِنَا وَقُولُواْ انظُرْنَا وَاسْمَعُوا ْوَلِلكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ

“Ey iman edenler! Bize “Râina-Gözet” lafzı ile hitap etmeyin. Bize bak manasına gelen “unzurnâ” deyin. Allah’ın hükmünü dinleyin kabul edin”. (Bakara Suresi 104. ayet). Eğer nazar kelimesi “fi” harf-i cerri ile mütâaddi olursa, o zaman manası düşünmek ve ibret almaktır.

أَوَلَمْ يَنظُرُواْ فِي مَلَكُوتِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّهُ مِن شَيْءٍ وَأَنْ عَسَى أَن يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ أَجَلُهُمْ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ

“Onlar Allah’ın göklerde ve yerdeki mülk ve tasarrufuna hiç bakıp düşünmediler mi?” (Araf Suresi 185. ayet). Nazar kelimesi eğer “ilâ” harf-i cerri ile mütâaddî olursa o zaman manası gözle görmek olur. Allah Teâlâ bu konuda da şöyle buyuruyor: (انظُرُواْ إِلِى ثَمَرِهِ إِذَا أَثْمَرَ وَيَنْعِهِ) “Her birinin meyvesine bakın. Bir ilk meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı vakit”. (Enam Surresi 99. ayet).

Dakika 15:35

وَهُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجْنَا بِهِ نَبَاتَ كُلِّ شَيْءٍ فَأَخْرَجْنَا مِنْهُ خَضِرًا نُّخْرِجُ مِنْهُ حَبًّا مُّتَرَاكِبًا وَمِنَ النَّخْلِ مِن طَلْعِهَا قِنْوَانٌ دَانِيَةٌ وَجَنَّاتٍ مِّنْ أَعْنَابٍ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُشْتَبِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ انظُرُواْ إِلِى ثَمَرِهِ إِذَا أَثْمَرَ وَيَنْعِهِ إِنَّ فِي ذَلِكُمْ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

İşte Hasan-ı Basrî şöyle diyor: “Yüzler Rabbine bakarsa Rabbinin nuruyla bakar”. Zira idrak, bir şeyi ihata etmektir. Allah-u Teâlâ bütün her şeyi kuşatmıştır. İhata eden Allah’tır. “İki topluluk birbirini görüp karşılaşınca Musa’nın ashabı “Biz yakalandık” dediler”. Allah-u Teâlâ da görülür fakat idrak edilemez yani kuşatılamaz. Bilinir fakat bilgi ile ihata edilemez. Yine kulun ilmi Allah’ı kuşatamaz ama Rabbisini bilir. Güneş bile bakın, şöyle düşün. Güneş bile görülür ama ihata edilemez. Allah-u Teâlâ’yı nasıl ihata edebilirsin? Onun için ihata eden Allah’ın kendisidir. Manevi tevatür yoluyla birçok hadis gelmiştir yani Allah’ı görmenin ispatı hakkında. Manevi tevatür yoluyla birçok hadis-i şerifler gelmiştir Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebinin görüşü şudur: Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri (celle celaluhu), Yüce Allah-u Teâlâ bir yönde görülmez. O bütün cihetleri kuşatmıştır. Ve’l-cemaat mezhebinin görüşü budur yani Allah Teâlâ bir yönde görülmez. “Bedir gecesi ayı gördüğünüz gibi muhakkak sizler Rabbinizi göreceksiniz” sözü bir görme olayını diğer bir görme olayına benzetmedir. Her yönüyle görüleni, bir yönüyle görülene benzetmek değildir. Onun için burada Hasan-ı Basri’nin sözüne dikkat lazımdır çünkü ne diyor: “Rabbinin nuruyla bakar”. Yüce Allah kulunu nuruyla kuşatır. Her şeye kadir.

Şimdi İmâm-ı Âzam yine şöyle diyor: İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdikten ibarettir. Yalnız başına ikrar iman olmaz. Efendim, zira yalnız ikrarla iman olsaydı bütün münafıkların mümin olmaları gerekirdi. Çünkü münafıklar dilleriyle ikrar ederler, “Biz Müslümanız” derler ama kalplerinde tasdik olmadığı için münafıklar mümin değil gizli kafirlerdir. Yine İmâm-ı Âzam der ki “Bilmek eğer iman olsaydı bütün ehl-i kitabın mümin olması gerekirdi”. Allah Teâlâ münafıklar hakkında şöyle buyuruyor, ehl-i kitaba da imana çağırıyor.

إِذَا جَاءكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ

“Münafıklar “Biz Müslümanız” diyorlar ama “Allah biliyor ki münafıklar yalan söylüyorlar, yalancıdırlar”. (Munafikun Suresi 1. ayet). Bakın “Biz mümin, Müslümanız” diyenlerin yalancı, sahtekâr olduğunu yani münafıkların böyle olduğunu dilleri söylüyor, ikrar ediyor dilleri ama tasdik yok.

Dakika 20:05

الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Yine “Kendilerine kitap verdiklerimiz (Hristiyan ve Yahudiler) öz oğullarını bildikleri gibi Hz. Muhammed’i (İncil’de, Tevrat’ta) bilirler”. (Bakara Suresi 146. ayet).

الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Musa, İsa, Zekeriya, Yahya ve diğer bütün peygamberler Hz. Muhammed’i müjdelemişlerdi. İsa’nın asıl görevlerinden biri Hz. Muhammed’i müjdelemek idi ve müjdeledi. Bakın, bilmek de iman değil. Tasdik olmadıkça bilmek iman olmuyor. Eğer bilgi iman olsaydı, tasdiksiz bilgi, Hristiyan ve Yahudiler Hz. Muhammed’i biliyorlardı öz oğullarını bildikleri gibi. Dikkat et Bakara Suresi 146. ayet-i kerimesinde. Yüce Rabbimiz:

الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

buyurdu Cenab-ı Hak. “O” diyor “kendine kitap verdiklerimiz var ya (o Yahudi, Hıristiyanlar) öz oğullarını bildikleri gibi Hz. Muhammed’i biliyorlardı”. Ama tasdik etmediler ve mümin olamadılar. Tasdik etmediler. Kitap ehlinin yalnız bilgi sahibi olması yani Allah ve Resulünü bilmesi iman bakımından onlara fayda vermez. Çünkü tasdik yok, ikrar da yoktur. Yani öyle bir durum ki bilgi var Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında, Allah hakkında  ama tasdik yok, ikrar da yok. Münafıkta ikrar var ama tasdik yok. Fakat ehl-i kitapta ise ne tasdik var ne de ikrar var. Bilgi var, Tevrat’ta okumuş; Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) görmüş, tanıyor. Nice Yahudi âlimleri Müslüman oldular seve seve. Abdullah bin Selâm bunlardandır. Tam bir Yahudi âlimidir. İncili ve Tevrat’ı güzel bilen birisi idi, hemen Müslüman oldu. Şimdi kıymetliler, demek ki bilgi, hak bilgi tasdik istiyor, ikrar istiyor iman olabilmesi için. Dil, tasdikin delilidir. Kalp de tasdik varsa dil onu ne yapar? İkrarla kalbindeki tasdikini seve seve açıklar. Açıklamasına imkân bulunduğu halde herhangi bir zamanda ikrarını değiştirse yine kafir olur. Ancak zorlamanın tesiriyle imanını açıklama imkânı bulamayanlar müstesna. Adam icbar altında kalmış, açıklasa öldürecekler. O zaman kalbinde imanını tasdik ile muhafaza eder. O tehlikeli ortamdan kurtulunca da ikrar da eder, “Ben Müslümanım” diye göğsünü gere gere haykırır. Buradaki ruhsat ölümü defetmek, ölümden kurtulmak içindir. İnancı defetmek için değildir. İnancını kalbinde koruyacak ve tasdikine devam edecekti. Rabbisine ikrara da devam edecek. “Ya Rabbi! Ben burada ölümle, öldürülmekle başbaşayım. Ben müminim, Müslümanım fakat ölümden kurtulmak için dışımdan böyle söylüyorum.” deyip kalbindeki imanını koruyarak Rabbisine hem tasdik hem ikrarını da göstererek ne yapar? Kendini ölümünden kurtarması bir ruhsattır. O anda ölüme razı olup da ikrarını yapması da azimettir, şehitliktir. Namazın farz olduğuna, şarabın haram olduğuna inanmazsa bir insan ne olur bir insan? Kafir olur. Bakın, namazın farz olduğuna, şarabın haram olduğuna inanmazsa kafir olur. Bu kalp işi tasdik. Bir de bunun takva yönü vardır ki namazı kılmak, şarap ve sarhoşluk veren tüm maddelerden uzak kalmak. Şimdi zaruretle bilinenden maksat, nazar ve istidlale ihtiyaç duymadan halkın bildiği dini meselelerdir. Bak, bu kadarı dahi halkın bilmiş olması gerekiyor. Nazar ve istiklal içtihatla ortaya konan hükümleri inkâr edenin ittifakla kafir olmayacağına binaendir. Burada nazar ve istiklal kaydının koymasının sebebi içtihatle ortaya konan hükümleri inkâr edenin ittifakla kafir olmayacağına binaendir. Burada da tehlikeler yok mudur? Vardır. Hiçbir konuda müctehidlerimiz, zaten asli delilleri hiç kimsee inkâr edemez. Asıldan fere istiklal ederek müctehidlerin efendim içtihatlarına dayalı olanlar her ne kadar kafir olmaz dendi ise de burada tehlikeler dopdoludur. Çok mu çok hassas ve dikkatli olmak gerek. İman işi bu. Naslara dayanan hükümleri inkâr eden direkt kafir olur. Bunda hiç ihtilaf yok, bunda ittifak vardır. Naslara dayanan hükümleri ne demek? Açıkça Kur’an-ı Kerim’de bunun hükmü varsa, mütevatir sünnette varsa bunları inkâr edenler direkt kafir olurlar. Ders 27:30 9.5

İşte dünyanın imanını tehlikden kurtarmak için İmâm-ı Âzam ve onun gibi yüksek şahsiyetler ne yapmışlar? Bütün tehlikeleri insanlara bildirmişler, ilmi delilleri ortaya koymuşlar, herkes ebediyyil ebed imanla yaşasın, kafir olmasın kimse diye İslâm amentüsünün ilmi delillerini ortaya koymuşlardır. Kur’an-ı Kerim’i baştan sona size keşif notlarıyla verdik. Baştan sona bu konulara biz orada da değindik. Burada da özel olarak Fıkh-ı Ekber’i özel olarak dünyaya keşif notu olarak veriyoruz. Biz Kur’an-ı Kerim’deki bütün delilleri ortaya koyduk. Kur’an-ı Kerim’in tümünün keşif notlarını verdik derslerimizde. Özel olarak da bu iman işi olduğu için Fıkh-ı Ekber’i de onun keşif notlarını da dünyaya takdim ediyoruz. İnsanlığa, Yüce İslâm’a hizmetimiz olsun diye. Sırf Allah rızası için, sırf Allah için. Allah’ın görevli kullarıyız. Görevimizi yapmalıyız.

Kıymetli efendiler, büyük günah işleyenler hakkındaki deliller birbiriyle çelişmektedir. Hülasa, icmali imanın tafsili derecesinden aşağıya düşmemesi imanın aslı ile vasıflanmaktadır. Şems’ül-Eimme el-Hulüvanî ile Fahr’ul-İslâm’ın tercih ettikleri husus da budur ki ikrar imanda bir rükündür. Ancak cebir halinde ikrarın düşmeye ihtimali vardır. O da cebir. Biraz önce dediğimiz gibi ölümden kurtulmak için. Başka türlü de ikrarı kimse terk edemez.

Dakika 30:00

Sırf ölümle baş başa kalırsa biri, eğer kesin öldüreceğini anlarsa budur zaruret. Başka türlü kişi şu veya bu nedenle “Ben Müslüman değilim” diyemez. Müslümanlığını göğsünü gere gere cihana ispat edecektir. Ancak ölüm tehlikesiyle dilin ikrarı ne yapar bir an için? Ona bu ruhsat verilmiştir. Ölümden kurtuluncaya kadar diliyle ikrar etmeyi tehir eder. Terk de etmez, tehir eder. Kalbiyle tasdik edip, diliyle ikrar etmeyen dünyaya ait hükümler bakımdan mümin sayılmasa da Allah katında mümindir. Diliyle ikrar edip de kalbiyle tasdik etmeyen kimse ise aksine Allah katında kafirdir. Fakat dünyevi hükümler bakımdan mümindir. İnsanlar onu mümin zannederler. Kalbinde tasdik olmayanın Allah katında bunlar kafirdir. İnsanlar onu diliyle söylemesinden dolayı Müslüman zannederler. Bu da insanların suçu değildir, o münafığın suçudur. Yine Ebû Mansur el Mâturîdi’nin tercih ettiği görüş budur. Kıymetli efendiler “Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavmi, Allah’a ve peygamberine muhalefete kalkışan kimselerle sevişir halde bulamazsın. (Yani küfürle iman bağdaşmaz). Velev ki o muhalifler babaları yahut oğulları veya kardeşleri, hısımları ve hemşireleri olsun. İşte Allah, öyle zalim kimseleri sevmeyen bir kavmin kalplerine imanı tespit buyurmuş ve kendilerini yüce katından bir rahmetle kuvvetlendirmiştir”. Baban Müslüman değil, sen Müslümansın veyahut oğlun Müslüman değil, sen Müslümansın. Yani Müslüman olanla, olmayan imanla küfrün diyor bağdaşma imkânı, sevişme imkânı yoktur. İster babası olsun ister oğulları olsun ister kardeşleri olsun isterse diğer hısım akrabaları olsun fark etmez. İmanla küfür asla bağdaşmaz ve sevişmez. Kalbi iman ile tatmin olduğu halde cebir edilenler müstesnadır. Bir önceki ayet-i kerime efendiler Mücadele Suresinin 22. ayeti idi. Bir sonraki de Nahl Suresinin 106. ayet-i kerimesidir.

لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءهُمْ أَوْ أَبْنَاءهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُوْلَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ وَأَيَّدَهُم بِرُوحٍ مِّنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُوْلَئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

مَن كَفَرَ بِاللّهِ مِن بَعْدِ إيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَكِن مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

“Bedeviler, biz gerçekten iman ettik, dediler. De ki; siz kalplerinizle iman etmediniz. Ancak, biz Müslüman göründük, deyiniz. Henüz iman kalplerinize girmemiştir”. Yani her ne kadar İslâmiyet’in hakimiyetini, resmi Müslümanlığı kabul etmişler ama daha kalplerine iman girmemiştir. Bak bunlar için de Kur’an-ı Kerimin Hucurat Suresinin 14. ayetinde bunların tümünün izahı Kur’an-ı Kerim’in keşif notlarında geçti. Bütün derslerimizi kaçırmayanlar, köklü bir dünyanın tabiatüstü, en büyük üniversitesinin derslerinde okumuş olurlar. Hiçbir dersi kaçırmayın baştan sona.

Dakika 35:00

قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

Hayatverenurun keşif notları bunlar. Hayatverennurun keşif notları, irşad notları. Ölümsüz hayata hazırlanmak için makbul bir imanla işe başlanır ve irşadla işe başlanır. İşte bütün Kur’an-ı Kerim’in tümünü keşif notları, irşad notlarıyla baştan sona bu notları verdik. Kur’an-ı Kerim’i tümünü vererek. Tabii özünü, onun teferruatını vermeye kalkmış olsak ne insanların zamanı yeter ne de bugün internete de sığmaz. Bir kere iman sözünü konuşması yeterlidir. Bir insan “Ben Müslümanım, müminim” demesi yeterlidir. Kalbi ile tasdik edip dili ile bunu açıklamak istediği hal­de dilsiz olma ve benzeri engellerin mâni olduğu kişinin iman etti­ğinde icma vardır. Kerramiye’nin inandı­ğı gibi imanın hakikati yalnız kelime-i şehadetten ibaret değildir. Kerramiye sadece kelime-i şehadet demiştir. Kelime-i Şehadetin içeriği İslam’ın tümüdür. “La ilâhe illallah, Muhammedun resullah”. Bunun içeriğinde İslâmın tümü var.

İman artmaz ve eksilmez. Gök ve yer ehlinin imanı ne artar ne de eksilir. Bu hangi konuda böyledir? İman edilen şeyler açısından artmaz ve eksilmez. Kur’an-ı Kerim’i arttırabilir misin, eksiltebilir misin? Hayır, Kur’an-ı Kerim’e iman edeceksin, onun verdiği haberlere iman edeceksin. Bunu artırma, eksiltme şansın yoktur. Yine Hz. Muhammed’in peygamberliği, ona inzal edilenleri artırma, eksiltme şansın yok. Bunlara iman etme bakımından bir defa eksilme, artma olmaz. Ama kişiyi, kişinin kendini ilgilendiren ilmi açıdan, ihlas açısından, yakîn açısından kulun kendini ilgilendiren birçok tarafları vardır. Kulda zafiyet vardır, güç vardır, zayıflık vardır. İlim vardır, cehalet vardır, vardır da vardır. Kul kendini irşada ve imanını da kemâle götürmek için elden geleni yapmaya çalışacaktır. Efendiler yine bakın Bakara Suresinin 260. ayet-i kerimesinde:

وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن قَالَ بَلَى وَلَكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًا وَاعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“İbrahim Aleyhisselam: Rabbim, bana ölüleri nasıl dirildiğini göster, demişti. Yüce Allah da ona: İnanmadın mı? buyurdu. İbrahim Aleyhisselam: Ya Rabbi! Evet ben inandım lakin kalbimin tatmin olması için, dedi. Şimdi burada imanın mertebeleri vardır. Bu kulla ilgilidir. Aynel yâkin mertebesi, ilmel yâkin mertebeleri, efendim hakkal yâkin mertebeleri vardır. Şimdi bütün âlimlerin, müminlerin imanı birinci derecede ilmel yâkin mertebesinde olmalıdır. Bu da Kur’an-ı Kerim’in, İslâmın hak ilmi belgelerine dayanmalıdır. Vahy-i ilâhi ile elde edilen ilim ilmel yâkindir. Bizzat görenin bilgisi aynel yâkin, gıyaben bilenin bilgisi ilmel yâkindir.

Dakika 40:00

Kuvvetlilik ve zayıflık. İmanda artma ve eksilmeden maksat kuvvetlilik ve zayıflıktır. Bütün ümmetin fertlerinin imanı Hz. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) imanı gibi yalnız Hz. Ebû Bekir’in imanı gibi değildir. Bu husus Hz. Peygamberden rivayet edilen şu hadis-i şerifin manasında görünmektedir. Sevgili Peygamberimizden şöyle rivayet edilir: “Ebû Bekir’in (radiyallahu anh) imanı bir kefeye konsa diğer müminlerin imanı da öbür kefeye konarak tartılsa Ebû Bekir’in imanı bütün müminlerin imanından ağır gelir” buyruldu. İşte bu ilmel yâkin, aynel yâkin, hakkel yâkin mertebelerinden geliyor. Allah’ı gerçekten tanınması, yâkinin üstünlüğü, kalbinin vakarı, imanının sebatı bakımındandır. Ebû Bekir tam sıddıktır. Hakkı tam tasdik etmiştir. Onun için imanı en güçlü imanlardandır. İmam-ı Muhammed (rahmetüllahi aleyh) şöyle demiştir: “Bir kimsenin benim imanım Cebrail Aleyhisselamın imanı gibidir demesini ben hoş görmem. Lakin “Cebrail Aleyhisselamın iman ettiklerine ben de iman ettim diyebilir”. Bendeki imanın gücü onun imanının gücü gibidir, diyemez ama onun inandıklarına bende inandım, diyebilir. Ama onun gibi bende imanın gücü onun imanın gücü gibidir diyemez. Ama onun inandıklarına ben de inandım diyebilir. Çünkü herkesin imanının gücü yakîn bakımdan aynı derecede olmayabilir. (Enfal 74)

وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ آوَواْ وَّنَصَرُواْ أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَّهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ

Evet kıymetli efendiler “İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihat yapanlarla onları barındırıp kendilerine yardımda bulunanlar var ya işte onlar gerçek müminlerdir”. Kim diyor bunu? Yüce Allah söylüyor. Efendim Enfal Suresi 74. ayet-i kerimede. Bu ayetlerin metnini, nazmini geçmiş derslerimizde hep bir bir, bütün Kur’an-ı size verdiğimiz için burada anlamlarını veriyoruz ki zaman tasarrufu yapmak için zamandan. “O kimseler ki Yüce Allah’ı ve Peygamberini inkâr ederek kafir oldular. Allah ile peygamberlerin arasını ayırmak isterler ve peygamberlerin bir kısmına inanırız, bir kısmını inkâr ederiz, derler ve böylece imanla küfür arasında orta bir yol tutmak isterler. İşte bunlar gerçekten kafirdirler”. Bu da hangi ayet-i kerime? Nisa Suresi 150 ve 151. ayet-i kerimelerde Cenab-ı Hak bakın böyle buyurdular.

إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَن يُفَرِّقُواْ بَيْنَ اللّهِ وَرُسُلِهِ وَيقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَن يَتَّخِذُواْ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً

أُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّا وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا      151

İşte cüzî inkâr eden küllî inkâr etmiş gibi kafirdir. Küllî inkâr eden de zaten inkârcıdır, imanı yoktur. Hâricîlerle Mûtezile ise bu görüşe muhaliftirler.

Ders 16.5 44:30

İmâm-ı Âzam bu sözüyle Allah’a karşı isyanın imana zıt olmadığına işaret etmiş. Allah’a karşı isyanda bulunanların hepsi gerçekten mümindirler, demiş İmâm-ı Âzam. Yani inkâr yok; tasdik var, ikrar var.  Ama Hâricîler ve Mûtezile ne diyor? Bu görüşe karşı çıkmışlar. Bunlar daha önce de derslerimizde geçtiği gibi Mûtezile’nin de Hâricîlerin de bu görüşlerini ehl-i sünnet vel-cemaat reddetmiştir.  İman müminin güzel amelleri sebebi ile kuvvetlenir. Evet kıymetliler ta ki onu cennette önce götürür. Şimdi bir haberde şöyle rivayet edilmiştir: “Evet, iman kuvvetlenir, zayıflar. Öyle ki sahihini cennete götürür. Eksilir, öyle ki sahibini cehenneme götürür”. Yani iman çok zayıfladığı zaman ve cehenneme götürecek duruma düştüğü zaman, bir de iman çok güçlenip de kişiyi cennete getireceği zaman ki dereceleri bir değildir bu kemâl dereceleridir. İşte bu bir haberdir Peygamberimizden. İman müminin güzel amelleri sebebiyle kuvvetlenir (Mesela namaz, ilim, irfan. Bunlar imanı sürekli güçlendirir. Allah yolunda cihat, hayır ve hasenatlar. Bunlar imanı güçlendirir) ta ki onu cennette getirir. Kötü amelleri irtikâp etmesi sebebiyle zayıflamaya devam eder, ta ki sahibini önce cehenneme sonra da (imanı varsa) imanı sebebiyle tekrar cehennemden çıkar, cennete gider. Bu da imanın bakın güçlü veya zayıf olması itibarıyla böyle bir durum arz etmektedir. Yâkin derecesinde kuvvet ve zaaf itibariyle artma ve eksilmeyi kabul eder. Yani imanın yâkin derecesi herkeste aynı değildir.

Müminlerin imanda eşitliği. Bütün müminler iman ve tevhid noktasında eşittirler. Ancak amel bakımından farklıdırlar. Bunun da eşit olmaları aynı iman edilecek yüce değerlere inanmakta olduklarındandır. İman edilen esaslardan açısından eşittirler. Şüphe yok ki görenler, görme kuvvetinin zaaf ve kuvveti bakımından farklıdırlar. Kelime-i tevhidin nurunun efendim tevhid ehlinin kalbindeki farklılığını Allah’tan başkası bilemez. Bu tevhid imanının nur güneş gibidir, kimisinde de zayıf bir kandil gibidir. Bakın orada da ışık var orada da ama biri güneş gibi biri kandil gibi. İşte imanların durumu böyle güçlü veya zayıf olabiliyor. Şimdi kalbiyle buğz edenler için “Bu imanın en zayıfıdır”. Mesela adamın kötülükler karşısında eli çalışıyor çalıştırmıyor Allah yolunda. Dili çalışıyor çalıştırmıyor, Allah yolunda. Kalben buğz ediyor. Bu imanın en zayıfıdır, diyor. Bak el dururken işi kalbe bırakmış sadece. Bu en zayıfıdır, diyor. Peki kalpte buğz da yoksa ne var? Bakın en zayıfında olmama tehlikesiyle baş başa. Allah muhafaza buyursun! Görüyorsunuz tehlikeler var. “Kuvvetli mümin, Allah katında zayıf müminden daha sevimlidir”.

Dakika 50:05

İşte bu da iman bakımından, ilim irfan bakımından, amel-i salih bakımından bu aynı zamanda sıhhat, afiyet, kuvvet bakımından da böyledir. Yine zahiri amellerdeki kuvvete de batini amellerdeki kuvvete de şamildir bu. Müminlerin ilim ve amellerin nurları bu şekilde ahirette de meydana çıkacaktır. Kelime-i tevhidin bu nuru ne zaman kuvvetli olur ve mertebesi büyük olursa işte o zaman ne yapar? Şüpheleri ve şehvetleri yok eder. İman kuvvetlenince şüpheleri yok eder, şehvetleri yok eder. Şüphe, şehvet, günah ve kötülükle karşılaşırsa bunları yakar ve iman kuvvet bulur. “Cehennem ona şöyle der: Ey, imanı güçlü olan mümin! Geç üzerimden, çabuk geç. Ey Mümin! Senin nurun benim aleyhimi söndürmüştür”. Bakın bu müminin kendi imanının nuru kendi cehennemine yansıyor ve o ateşi söndürüyor. Cehennem de ona “Çabuk geç” diyor. Buradan gerçek tevhid imanı göğüste parladığı zaman cehennemin onu yakmayacağı, o cehennemi söndüreceği burada anlamı görülmektedir. Allah rızasını isteyerek “Lâ ilâhe illallah” diyene Allah Teâlâ cehennemi yasaklamıştır”. Böyle de bir haber vardır. Fakat bu haberin doğru olması için “Lâ ilâhe illallah”ın içeriğini doldurması gerekiyor. O da İslâm’ın tümü, iman ve amel-i salih ile dolar. “Lâ ilâhe illallah” diyen cehenneme girmez”. Bu da aynı habere dayalıdır. Bunun içeriğini doldurması gerekir. Bunların nesh edilmiş olduğunu zannedenler de vardır. Müşriklere mahsus cehennem ateşi manasına çekmişlerdir. Ebediyen orada kalmak manasına almıştır bazıları da. Şimdi İmâm-ı Âzam, El-Vasıyye adlı eserinde yine müminden amel yapma mükellefiyeti kimden kalkar? Amel kalktığı zaman imanda kalkar, denilmesi caiz değildir. Ancak o zaman tasdik ve ikrarı olduğu müddetçe günahkâr sınıfında kalır. İman kalkmaz ama günahkâr olur. İmanı da terk et, sonra onu kaza et, denilemez. Şimdi mesela namazı kişi tembelliğinden geciktirdi. Kaza etme şansı var. Peki şu anda imanı bırak da biraz sonra kaza edersin, deme şansın var mı? Yok. İmanın ebedi olmak şartı vardır, ebedi. Şu anda birisi yüz sene sonra iman etmesem ne olacak dese şimdi kafir olur. İman ebedidir. Hiçbir zaman iman inkârı kabul etmez. Tekzibi, şüpheyi kabul etmez. Çünkü aslı tasdik bunun ve ikrar. Onun için insanların amelde hataları olur, günahkâr olurlar ama imana zarar gelmemek şartıyla. İmanına zarar gelir, inkâr veya tekzip gibi bir imana zarar gelirse iman gider yok olur. Kişi kâfir olur. Onun için sevgili efendiler, iman konusunu bütün dünya ümmet-i Muhammed iyi bilmek zorundadır. İşte imanla ilgili keşif notlarımızı bunun için veriyoruz. İmâm-ı Âzam gibi bütün İslâm âlimlerine de rahmet okuyoruz. Onlara rahmet okumak demek ümmetin kendine rahmet okuması demektir. İmanın, İslâm’ın, Kur’an’ın, ilmin, irfanın, âlimin kıymetini bilirsen sen kazanırsın. Bilmezsen sen kaybedersin. Rahmet okursan, hürmet edersen sen kazanırsın. Rahmet okuma, hürmet etme sen kaybedersin. Zaten onlar Allah yolunda Allah için çalışıyorlar ve çalışmışlar. Ehl-i sünnete göre amel imandan cüz veya kül değildir. Amel, imandan başkadır. Yalnız Mûtezile ise amelin imandan bir parça olduğunu ve rükün olduğunu söylüyor. Bu ehl-i sünnetin görüşü değildir. Daha önceki derslerimizde de buna değindik. Atfedilenle kendine atfedilen arasında bir başkalık bulunması gerekir. Bunu da bakın Bakara Suresinin 25. ayeti gibi ayetler için söylemiş büyüklerimiz:

وَبَشِّرِ الَّذِين آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُواْ مِنْهَا مِن ثَمَرَةٍ رِّزْقاً قَالُواْ هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِن قَبْلُ وَأُتُواْ بِهِ مُتَشَابِهاً وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

Dakika 57:20

buyuruyor Rabbimiz. “İman edip iyi amel işleyenleri ağaçlarının altından nehirler akan cennetle müjdele”. İşte burada atıf ve matuf meselesi ilmi meseledir. Bunu tabii herkes anlamaz. Ancak ilimle uğraşanlar bu işten nasiplerini alırlar. Onun için buradaki ayetlerin manasını verirken amel başka iman başkadır, demiş ehl-i sünnet âlimleri.

İslâm’ın hakikati. İslâm, içtenlikle Allah’ın emirlerine teslim olmak, görünüşte de boyun eğmektir. Lügatte ise iman ile İslâm arasında fark vardır. Fakat İslamsız iman olmaz. İmansız da İslâm olmaz. Bunlar insanın sırtı ile karnı, et veya kemik, ruh veya beden gibidir. Hatta onlardan da ileridir.

قَالُواْ يَا أَبَانَا إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِندَ مَتَاعِنَا فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ وَمَا أَنتَ بِمُؤْمِنٍ لِّنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ

Evet kıymetliler “Biz gittik, koşu yapıyorduk. Yusuf’u da eşyamızın yanında bıraktık. Bu sebeple onu kurt yedi. Şimdi bizler de doğru söylesek de siz bize inanmazsınız”. Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri babalarına böyle demişlerdi. Burada “Bize inanmazsın” cümlesi “Bizi doğrulamaz, tasdik etmezsin” demektir. “Gökte ve yerde bulunanlar ister istemez Allah’a boyun eğmiştir.” (Âli İmran Suresi 83. ayet).

أَفَغَيْرَ دِينِ اللّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

İman, içten boyun eğmek İslâm ise dıştan boyun eğmektir. Onun için iman ve İslâm hem içinle hem dışınla Allah’a teslim olup, boyun eğmek demektir. İman konusunda bakın nice bilgiler vermeye çalıştık. Şimdi de İslâm ile imanın bir arada nasıl olması gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz.

Dakika 1:00:00

Bakın “Müslüman gözüktün deyin”. Bedeviler ne demişti? “Biz inandık” dediler fakat Cenab-ı Hak onlara “Habibim sen onlara de ki, siz kalbinizle iman etmediniz. Ancak biz Müslüman gözüktük, deyin”. Yani resmi Müslümanlık, kalpte tasdik ve ikrar olmazsa bu dışta bir görüntüdür.  Gerçek İslâm ise Allah’a teslimiyettir, Allah’a boyun eğmektir. Hülasa iman kalp işidir, dolayısıyla gizlidir. İslâm ise açıkta görünenidir ve açıktır ve gizli değildir. İmanın yeri kalptır. İslâm’ın yeri kalıptır, cesettir. İkisi de birbirini tamamlar yani ruh ve beden misali.

Dinin hakikati. Din, iman ile İslâm’ın her ikisine verilen isimdir. Dikkat et buraya. Din, iman ile İslâm’ın her ikisine verilen isimdir. Bütün şeriatlara da din denilir. Dikkat et buraya da. Bütün şeriatlara da din denilir. Allah katında din İslâm’dır. İşte o dinin içeriğinde iman, İslâm ve şeriat bulunmaktadır. Din, şöyle bir dikkat et, mutlak olarak din kelimesi mutlak zikredildiği zaman ondan kastedilen tasdik, ikrar ve peygamberlerin Allah tarafından getirdikleri hükümleri kabul etmek manasınadır. Nitekim aşağıdaki ayetlere şöyle bir bakalım:

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa bu ondan kabul edilmez”. Bakın Âli İmran Suresi 85. ayet-i kerimesinde:

وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

buyurdu. “Kim İslam’dan başka bir din ararsa bu ondan kabul edilmez”.

Yine Rabbimiz buyurdu. “Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır”. Bu da Âli İmran Suresinin 19. ayet-i kerimesidir.

إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَمَن يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللّهِ فَإِنَّ اللّهِ سَرِيعُ الْحِسَابِ

Yine bakın Hacc Suresi 78. ayette ve Maide Suresi 3’te ne diyor Rabbimiz ne buyurdular:

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ

“Allah sizin için dinde bir güçlük kılmamıştır”.

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالْدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ إِلاَّ مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَن تَسْتَقْسِمُواْ بِالأَزْلاَمِ ذَلِكُمْ فِسْقٌ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن دِينِكُمْ فَلاَ تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الإِسْلاَمَ دِينًا فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِّإِثْمٍ فَإِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

“Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkasının adı anılarak kesilen; boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış, canavar yırtmış olup da canlı iken kesmedikleriniz ile dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı. Bunların hepsi doğru yoldan çıkmaktır. Bugün kafirler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi ikmal ettim, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğendim. Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir”.

“Sizin için İslâm’ı din olarak seçtim” diyor. Kim? Yüce Allah buyuruyor. İşte İmâm-ı Âzam’ın maksadı şeriat, İslâm ve imanın kendi başlarına din adına alacağı manasında kullanılır. Bunlar tamamen dinin içeriğidir. Akîdet’üt-Tahavi’de şöyle deniliyor: “Allah’ın dini yerde ve gökte birdir. Din aşırılıkla noksanlık arası, Allah’ı teşbih ile tatil arası, cebir ile kader arası, emin olmakla ümit kesmek arasında bir haldir”. Sahîh-i Buhârî’de Ebû Hüreyre’den şöyle bir rivayet vardır: “Biz peygamberler cemaatiyiz. Dinimizin aslı birdir”. Zamanın şartlar değiştikçe füru-u şeriatlar değişmiş, asli şeriat, usul-i şeriat hiç değişmemiştir. Hiçbir peygamberin usul-i şeriatında bir değişme olmamıştır. Füru-u şeriatlar zamanın değişmesiyle değişerek gelmiştir.

Dakika 1:05:10

Onun için İslâm dini geçmişi yenilemiştir. İslâm şeriatı yepyeni şeriattır. “Her bir peygamber için bir şeriat ve bir yol tayin ettik”. Bakın, burada hiçbir peygamberin amentüsü farklı değildir. Her peygamberin amentüsü aynıdır. Usul-i şeriat hiç değişmemiştir. Bak füru-u da değişerek gelmiş. İncil, Tevrat’ın bazı hükümlerini neshetmiş, yenilemiş. Ve Tevrat geçmiştekilerin bir kısmını yenilemiş. Kur’an-ı Kerim ise hepsini yenilemiş.

Allah-u Teâlâ’yı kendini tanıttığı şekilde, hakkıyla tanırız. “Her şey hakkında düşünün fakat Allah’ın zatı hakkında düşünmeyin”. Çünkü gücünüz yetmez, buyrulmuştur. Biz Allah-u Teâlâ’yı kitabı Kur’an-ı Kerim’le, onun sıfatları, esması ve eserleriyle tanırız. Kıymetli efendiler ve onun kendini tanıttığı gibi tanımaya da mecburuz. Bunun için ilimle, âlimle hareket etmek bütün dünya Müslümanlarının boynunun borcu ve görevidir. Sebeplere göre hükümler değişmektedir. Fakat usul-i şeriatın, dinin aslında hiçbir değişme olmadan gelmiştir ta Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar. Muhammed’ten de (aleyhissalatu vesselam ve aleyhimüsselam) ebediyete kadar dinin aslında değişme olmaz. Ancak sebeplere göre ne yapar? Füru-uda değişmeler olmuştur onu da Allah kendi yenilemiştir. Muhammed-i şeriatla geçmişin tamamını Allah şâri’dir, Muhammed-i şeriatla geçmişi yenilemiştir. Şeriat, şâri’in ortaya koyduğu kanunlara denilir. Şâri’, Allah’ın kendisidir. Şeriat da İslâm’ın içeriğindeki kanunlardır, emirlerdir.

فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ

“Allah gibi hiçbir varlık yoktur. O her şeyi işiten, her şeyi görendir”. (Şura Suresi 11. ayet). Âlim, kadim ve var gibi sözler lafzi yönde müşterek olmayı ifade eder. Yüce Allah kadim olan varlıkla yaratılan varlık arasında müşterek olanlara dikkat et. Yüce Allah kadimdir, âlimdir ve onun gibi kadim yoktur ve benzeri de yoktur. O öyle bir âlimdir ki onun gibi bir âlim de yoktur ama kullarına bilgiler vermiştir. Hiçbir kulun bilgisi Allah’ın bilgisi gibi olmaz. Çünkü Allah gibi hiçbir varlık yoktur. Eşi benzeri yoktur.

Allah’a hakkıyla kulluk etmek. Hiçbir kimse Allah Teâlâ’ya layık olduğu şekilde ibadet etmeye güç yetiremez. Ancak emrettiği şekilde ona ibadet etmeye çalışır, emrettiği şekilde.

وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَةَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا إِنَّ اللّهَ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ

“Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olsanız miktarını bilemezsiniz, sayamazsınız”. (Nahl Suresi 18. ayet). Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bu ayeti şu şöyle tefsir etmiştir: “İtaat edilmek, hiç isyan edilmemek; şükredilmek nankörlük edilmemek, zikredilmek, unutulmamak”. Bakın ne diyor? (Tegabun 16)

Dakika 1:10:15

فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَأَنفِقُوا خَيْرًا لِّأَنفُسِكُمْ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

ayeti için “Gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun.”

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ

Yine “Ey iman edenler, Allah’tan hakkıyla korkun.” (Âli Îmran Suresi 102. ayet-i kerime). 110:41 korrektur (statt Nahl suresi Âli Îmran suresi). İşte Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu ayetlere böyle açıklık getirmiş. Ne diyor? “İtaat edilmek, hiç isyan edilmemek”. Allah’a hep itaat et ama hiç isyan etme. Şükret ebedi Allah’a ama hiç nankörlük etme. Zikret, Allah’ı hiç unutma. İşte Hz. Muhammed’in burada bu ayetlere açıklık getirmesi, dikkat et, itaat edilmek, hiç isyan edilmemek, şükredilmek, nankörlük edilmemek, zikredilmek, unutulmamak. Allah’ın hakkı bunlar. İşte efendiler, Allah’ı bilmek gerçekleşince kulun bütün hallerinde hükmü devam eder. Şimdi Allah’tan hakkıyla korkmak için her an kul üzerine ibadet vacip olur. Her an. Zaafı icabı kulluk görevini ifa etmede bu halin devamından acizdir. Allah’ın huzurundan kaybolma ve gaflet etme hali zuhur eder. Bu hal ise hakikat ve tarikat erbabına göre nedir? İşte bu nankörlüktür. Şeriat sahibinin deliline göre bu vücup halktan rahmet olarak kaldırılmışsa Allah’ın mağfiret edici olması cihetiyledir. Yani her an insanlar bakın ibadet edemiyor. Ama Allah her an ibadete müstahaktır. Her an Allah’ı zikredemiyor. Her an Allah’ı zikretmek Allah’ın hakkıdır. Her an Allah’ı itaat etmek Allah’ın hakkıdır. Ama bak insanlar gaflete düşüyor. Mesela biz günde beş defa biz ibadet ediyoruz. Yirmi dört saatin yirmi dördünde de ibadet edilmek Allah’ın hakkıdır, ibadet edilmek. Ama kul burada bunları yapamıyor. Cenab-ı Hak ne yapmış? Şeriat sahibinin diline göre bu vücup Haktan rahmet olarak, Yüce Allah’tan bakın rahmet olarak kaldırılmışsa Allah’ın mağfiret edici olması cihetiyledir. Bak, kullarına ne yapıyor? Mağfiretinden, merhametinden, lütf-u kereminden, rahmetinden dolayı bunları ne yapıyor? Belirli vakitlerle ibadet edin diyor ama şöyle bir dikkat edersen şimdi hakikat ehli ise, hal ise, hakikate bağlı ekoldekilere baktığın zaman bunlar her an Allah’ın huzurunda olmak istemişlerdir ve bu şekilde ömrünü geçirenler de olmuştur.

وَمَا يَذْكُرُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَهْلُ الْمَغْفِرَةِ

“Koruyacak da O’dur bağışlayacakta O.” (Mudessir Suresi 56. Ayet).  Hiç kimse “Ben hakkıyla Allah’a kulluk yaptım” diyemez. O hakikatçi olanlar da aczini zaten itiraf etmişlerdir. Şeriat bir hakikattir. Ama kulları için Cenab-ı Hak dini kolaylaştırmıştır, zorlaştırmamıştır. Çünkü kulun durumunu biliyor.

Ders 1:15 23-5

Hiç kimse “Ben hakkıyla Allah’a kulluk yaptım” diyemez. Bunun için herkes aklını başına alsın. Cahiller gibi kimse davranmasın. Ancak şımaran, ne yaptığını bilmeyen, cahil insanlardır.

كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَٓا اَمَرَهُۜ

“Doğrusu insan, Allah’ın kendisine emrettiğini tam olarak hiç yerine getirmemiştir-Kelâ lemmâ yakdı mâ emerahu”. Abese Suresi 23. ayet-i kerimede Cenab-ı Hak kuluna durumunu bildirmektedir.

Amel, derece ve makam yönünden farklılık gösterirler. Tasdik ve ikrarın dışında insanlar amel, derece ve makam yönünden farklılık gösterirler. Bil ki kulun daima Allah’ın azabında korku içinde bulunması ve rahmetini umucu, ümit edici olması gerekir. Korkuyla ümit arasında bulunmalıdır, diyor. Evet kıymetliler, Cenab-ı Hak imanı kâmil ve daim olan, amelleri salih olan, ihlasla Rabbisine kulluk yapan salihler, sıddıklar zümresine ilhak eylesin ve peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, salihlerle beraber eylesin! Evet kıymetliler, keşif notlarımız inşallah devam etmektedir.

Ders 21 1:17 tamam Ders 23.5.2015

 

(Visited 293 times, 1 visits today)
{"message":{"type":8,"message":"Undefined variable: show_right_meta","file":"\/home\/pwny9ik9\/public_html\/wp-content\/plugins\/cactus-video\/video-hook-functions.php","line":1155},"error":1}