fıkhı-ekber-ders-28-01

28- Ders 28 Fıkhı Ekber hayat veren hayatveren

FIKH-I EKBER DERS 28

 („Rabbi eûzü bike min hemezâti’ş- şeyâtıyni ve eûzü bike rabbî en yahdurun.“)

(Estağfirullah bi adedi zünübüna hatta tufer Allahu Ekber hatta tufer)

Çok kıymetli ve muhterem efendiler, Fıkh-ı Ekber’den keşif notlarımız devam ediyor. Taklitçinin imanı sahihtir. Yalnız gerçek hak olan efendim hakikati, usul erbabının ortaya koyduğu gerçeği taklit etmek sahihtir. Taklit eden kişinin imanı sahihtir. Amentüye bina edilenlerden biri de budur. Ancak delil bulmadığı için günahkâr olduğunu söylemişlerdir. Şimdi inanmış ama delil bulmaya çalışmıyorsa, delilleri araştırmıyorsa bu konuda günahkârdır, demişlerdir. Şimdi İmam-ı Eş’ârî, mukallidin mutlaka akıl yoluyla inanılacak hususları bilmesi lazımdır, diyor. Mûtezile’ye göre ise şüpheyi defetmek mümkün olacak şekilde her meseleyi aklın delaletiyle bilmedikçe bir kimse mümin olamaz, diyor. Bu Mûtezile’nin görüşü.

Kıymetliler, yine Eş’ârî demiştir ki “İmanın sağlam olmasının şartı esasa ait meselelerin her birini akli delil (kalbiyle) ile bilmek şarttır, demiştir. Her birini yalnız kalbiyle bilmesidir. Yani her birini diyor. Eş’ârî’ye göre mümin bu meseleleri kalbiyle bilmeyen her ne kadar mutlak manada mümin değilse de kafir de değildir, demiştir. Şimdi kıymetliler, nazar ve istidlali terk ettiği için yine Allah’a karşı günahkardır, demişlerdir. İmanın kemâlinin, sıhhatinin şartı kastedilirse bu mesele de cumhurun görüşü uygundur”. Eğer söz ile imanın kemâlinin, sıhhatinin şartı kastedilirse bu mesele de cumhurun görüşü uygundur, demişlerdir. Yine kıymetli âlimlerimizden bakın şöyle söylediklerini görüyoruz: Bir müminin bütün meseleleri akli delil ile bilmesi şart değildir. Ancak bir mümin mucizelerin delaleti ile Allah’ı bildikten sonra itikadını Hz. Peygamberin sözü üzerine dayandırırsa bu kimse düşüncesinde sadıktır, itikadı doğrudur. Bu kadarı yeterlidir, demişlerdir. Fakat bu kadarını da bulmak için yine usul erbabına vusul gerekmektedir. Gerçek ilim erbabı ile hareket etmesi gerekir.

Dakika 5:07

İman ise emredilen tasdikten ibarettir. Neyi tasdik ettiğini de iyi bilmesi lazım. İster delilsiz tasdik etsin kendisine vaat edilen sevaba nail olur, diyenler olmuştur. Efendim ister delile dayanarak tasdik etsin ister delilsiz tasdik etsin kendine vaat edilen sevaba nail olur, demişlerdir.

Yine İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe (rahmetüllahi aleyh) kendisine “Müminin de cehennem ateşine gireceğini söyleyen kimselerin durumları nedir?” şeklinde soru yöneltenlere karşı “Bütün müminler cehenneme girecektir” cevabını vermiş. “O zaman inkârcılara ne olacak?” denilince “O zaman onlar iman edecekler” demiş. Bu söz imanlarının fayda vereceğini ifade etmez yani inkârcıların imanı fayda vermez. İş işten geçtikten sonra onlar iman etmiş oluyorlar. Fıkh-ı Ekber’de böyle zikredilmiştir.

Yine bakın zira şeriatın emrettiği iman, gayba inanmaktan ibarettir. Önceden tasdik etmek suretiyle maksada ulaşırsa istenen sonuç hasıl olur. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) kendine iman eden kişiyi ve Allah tarafından getirdiği hükümleri tasdik eden kimseyi mümin saymıştır. Kıymetliler, İmâm-ı Âzam’ın biraz önceki söylediği sözlere dikkat etmek lazım. Herkes sırat köprüsünden geçecek, cehenneme uğrayacak ama cehennemde kalanlar olacak, cennete direkt gidenler olacak. Oradaki durum müminin durumuna, Allah’ın hükmünü bağlıdır, lütfuna bağlıdır, adaletine bağlıdır, onun yüce iradesine bağlıdır.

Peygamberin daveti ulaşmamış olur da kendisini bir Müslüman görüp onu dine davet eder, aynı zamanında o da tasdik ederse, hiç düşünmeden ve tereddüt etmeden bu dine inanırsa işte bu bizim Eş’ariler arasında ihtilaf bulunan bir taklitçidir.

Müslümanlar arasında doğup büyümüş, şehirli ve istidlale ihtiyaç ve lüzum vardır, diyenler var. Yahut da akıl sahibi gözü gören kişiler böyle değildir. Yani tahsili, kültürü olmayanlar için söylenmiş. Gerçekleri duymamış, öğrenememiş, ilim ortamından, bilgi ortamından uzak kalmış kişilerden bahsedilmektedir. Kıymetliler, nazar ve istidlale ihtiyaç ve lüzum vardır. Bizim ve Mûtezile arasındaki ihtilaflı meseledir bu da. Nitekim bir Arap tahsilden, kültürden, onun ortamından uzak olan “Allah’ı nasıl tanıdın?” diye sorulunca şöyle cevap vermiş. Bakın, bu da aklın insanlarda varlığının ve değerinin belgesidir. Bakın, hiç tahsil olmayan bir çöl Arabı diyor ki “Devenin izi” diyor “devenin geçtiğine, ayak izleri bir yürüyenin varlığına delalet eder de bu yüksek eyvanlar, bu kâinat, bu yerler, gökler ve bu merkezler, bu kâinat bir yaratıcının varlığına delalet etmez mi?” diyor. Bakın hiç tahsili, kültürü olmayan bir insan.

Dakika 10:30

Çünkü herkeste akıl var. Çocuk veya deli değilse aklını insanlar Hakta kullanır. Akıl, insanlara en büyük lütuf ve nimet olarak verilmiştir. Kıymetliler, fakat taklitçi inancını kendini imana davet edenin boynuna bir gerdanlık gibi asıp eğer bu din doğruysa doğrudur, batıl ise vebali, günahı onun boynuna aittir, manasında bir düşünceye sahip olursa bu türlü taklitçi ittifakla mümin değildir, imanı da geçerli değildir. Çünkü bu kesin inanmamıştır. “ise” diye yani “Senin dediğin doğru ise” şeklinde şüpheyle beraber karşılamıştır. Çünkü inancında şüphe olanın imanı iman olmaz. Taklitçide de katiyen şüphe olmayacak, kesin olacak. Taklit de gerçek, hakikatin taklidi olacaktır. Yoksa putperestler de birbirini taklit ediyorlar. Dünyadaki yanlış yoldakiler de birbirini taklit ediyor. Hiçbirininki geçerli değildir. Kurtulma şansları yoktur. Ancak İslâm imanını, onun aslını, esasını taklit edenlerin imanı geçerlidir. O da kesin inandığı zaman. Delilleri ile birlikte bilmek her mükellefe farz-ı ayndır. Bakın, dolayısıyla delile bakarak bilgi sahibi olmak farzdır. Taklit, delil ortayken taklit caiz değildir. Bakın Razi ve Âmidî’nin tercih ettiği görüş de budur. Kıymetliler, deliller ortadayken insanlar daima hak delillere göre iman etmelidir. Bunu dinliyorsa bileni, gerçeği bileni o Hak bilgisini yani Hakla hakikati taklit etmelidir. Kesin inanmak şartıyla. Şüphesinde gidermek şarttır. Yol gösterilmek isteyenlere yol göstermek ise farz-ı kifayedir. İmam-ı Beyhaki de diyor ki İmam-ı Şafiî ve diğer âlimler kelam ilmini bilgi ve istidlal kabiliyeti zayıf kimselere merhamet ve şefkatlerinden dolayı yasaklamışlardır. Çünkü zayıf kimseler maksatlarına ulaşmayıp sapabilirler. Yani insanların aklının almayacağı şeyleri de söylememeli. Bugün yeni doğan çocuğa kebap yedirmeye kalkılmamalı. Herkese aklı miktarınca ona bilgi vermelidir. O aklı almayanlar da gerçek ilim erbabından öğrenmeye gayret etmelidirler.

Yine bir topluluk da kelam ilmiyle meşgul olmayı mekruh saymışlardır. Çünkü kelam ilminde bazen insanların anlayamayacağı incelikler bulunur. Onun için insanlara anlayacağı şekliyle tedrici olarak ders vermeye devam edilmelidir. Ve bilmeyen kişi de kendisi öğrenmeye devam edecek kendisidir. Kelam, münazaralı ve mücadeleli bir şekilde olursa mekruh olur. Şimdi bid’atın yayılmasına ve sağlam inançların karışmasına da sebep olur. Çünkü İslâm’daki gerçek akaid âlimleri Kur’an ve sünneti çok iyi anlayarak, Kur’an-ı Kerim’e, sünnete, asli delillere dayanarak kelam âlimleri ne yapmışlardır? En doğruyu bulmak için çalışmışlardır.

Dakika 15:50

Yoksa felsefecilerin, ehl-i bid’atın kelamcıları gibi değil. Yanlış felsefe yolunda gidenler ile gerçek kelamcıları birbirne karıştırmamak, bid’atçı kelamcılarla ehl-i sünnet kelamcılarını birbirine karıştırmamak gerekmektedir. Şimdi İmâm-ı Âzam oğlu Hammad’ı kelam ilminden men etmiş, yasaklamış. Şimdi “Görüyorum ki sen kelam meselelerinde münakaşa ediyorsun, oğlum” demiş. İmâm-ı Âzam oğluna, Hammad’a (rahmetüllahi aleyhim ecmain). Buna karşılık da İmâm-ı Âzam şöyle cevap vermişti. Yani Hammad diyor ki “Baba sen de kelam ilmiyle meşgul olduğunu biliyorum” deyince bak ne diyor İmâm-ı Âzam. Diyor ki o büyük imam “Biz münakaşa ederken arkadaşlarımızın inancının sarsılması korkusuyla başımızın üzerinde kuş varmış gibi onu kaçırmamak için dikkatli davranırdık. Halbuki siz münakaşa ederken arkadaşınızın inançlarının sarsılmasını ve ayaklarının kaymasını istiyorsunuz”. Yani siz üstün gelmeye bakıyorsunuz. Karşıdakinin imanı perişan olacakmış, olmayacakmış buna bakmıyorsunuz. “Ayağının kaymasını isterse” diyor bak karşıdakine üstün gelmek için “Onun ayağının kaymasını isterse kafir olmasını istemiş olur, küfre sapmasına da sebep olur. Arkadaşının kafir olmasını istemekse küfürdür”. Bakın, kaş yapıyorum derken gözler çıkarılıyor. Kendi gözleri de çıkıyor başkalarının da gözlerini çıkarıyor. Kaş yapayım derken. Şimdi işte âlimler, gerçek âlimler konuşurken karşıyı sapıtacak cümleler katiyen kullanmazlar. Bak, İmâm-ı Âzam “Başımızda kuş varmış gibi kaçırmamak için kuşu dikkatli davrananın” diyor “tavrı gibi biz karşıdakinin ayakları kaymasın, küfüre düşmesin diye biz ona göre konuşurduk, diyor oğlu Hammad’a. “Kelam ilminin faydası taklit derecesinden yâkin derecesine çıkmaktır”. Yani kelamın gayesi kişinin imanını taklitten kurtarmak ve yakîn, ilmel yâkine ulaştırmak. İslâm’daki gerçek ehl-i sünnet kelamcıları bunun için çalışmışlardır ve çalışmaktadırlar. Öbür ehl-i bid’at kelamcılar, felsefeciler sakın onlarla İslâm’ın kelam âlimlerini birbirine karıştırmayın. Bazı aklı sivriler çocukların ellerine birer kitap tutuşturmuşlar, kelamcılara vur yansın ediyorlar. Hakiki kelamcının da kim olduğunu bilmiyorlar. Kendi evlerine benzin döküp yakmaya çalışıyorlar, kendi ordularına top atıyorlar, farkında değiller. Bunlar cahiller sürüsüdür. Bunların da kurtarılması gerekmektedir.

Dakika 20:25

Kelamcı mı? Tamam atıp üfürüyor adam. Hangi kelamcı bilmiyor. O kelamcının ayetlere, hadis-i şeriflere, ayet-i kerimelere nasıl aşina, ilminin ne kadar mükemmel olduğunu bilmiyor. Sonra anlara atıp üfüren zihniyet ellerine bir tek hadis almışlar, öbür hadis-i şerifleri yok sayıyorlar. Ayetleri yok sayarak bugün ne halef olur ne selef olur. Sadece gerçeklere muhalefet olur. Gerçeğe muhalefet edenin de imanı tehlikededir. Aklını başına al. Bunları kendime söylerken sen bendensin, ben sendenim. Sana da söylüyorum, söylemek zorundayım. Kıymetliler, “Kelam ilminin faydası” bakın “taklitten kurtarmak, yâkine ulaştırmaktır”. Gerçek hak bilgilere, ilmel yâkin ki yani ilmi delillere ulaştırmak kişinin imanını taklitten kurtarmaktır. Bütün ilmi olanlar insanlığın imanını kurtarmak için ilmi çalışmalar yaparlar. İmâm-ı Âzam işte Fıkh-ı Ekber’ini bunun için ortaya koymuş. Cenab-ı Hak çok rahmet eylesin. Geçmiş derslerimizde Kur’an-ı Kerim’in keşif notlarının tümünü size verirken bu derslere biz değindik oralarda. Burada da öz ve özet olarak ayrıca İmâm-ı Âzam’ın Fıkh-ı Ekberi’nin keşif notlarını veriyoruz. Bu da iman konusunun ne kadar önemli olduğunu herkes bilmesi gerekir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ وَإِذَا قِيلَ انشُزُوا فَانشُزُوا يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ

“Sizden iman edenlerle ilim sahiplerini Allah derece bakımından üstün kılar.” buyurdu Yüce Rabbimiz, Allah (celle celaluhu) ve Tekaddes Hazretleri. Bu ayeti kerime Mücadele Suresi 11. ayet-i kerimede. Şimdi demek ki taklitçi hak ilmi, usul erbabını onun hak, asli ilmini taklit ederse hakikati o mukallidin imanı geçerlidir. Ama taklitten tahkiki ilmel yâkine ulaşmak için çalışmamız, gayret etmemiz gerekmektedir.

Sihir ve nazar haktır. Kıymetliler, sihir ve nazar var mıdır? Evet, vardır. Hak mıdır? Evet, haktır. Allah nazardan da sihirden de bütün mümin dostlarımızı Allah muhafaza buyursun. Sihir ve göz değmesinin gerçek olduğudur. Yine Mûtezile buna da muhaliftir. Bakın, bir haberde Buhar-i Şerif’te Sevgili Peygamberimizden ne buyuruyor: “El-aynu Hakkun.-Göz değmesi haktır” diyor. Bunu İmam-ı Ahmet, Buhari, Müslim, Ebû Davud, İbni Mâce, Ebû Hureyre’den rivayet etmişlerdir. “Göz değmesi kişiyi kabre, deveyi tencereye sokar.” gibi haberler de vardır. “İnne sihra Hakkun- Sihir haktır.” şeklindedir.

Dakika 25:15

Kıymetliler, yine bakın Bakara Suresinin 102. ayet-i kerimesinde de Yüce Rabbimiz sihir hakkında Kur’an- Kerim ne diyor: “Ve Süleyman Aleyhisselamın saltanatı aleyhine şeytanların okudukları şeye (sihire) tabi oldular. Hz. Süleyman sihir yapıp kafir olmadı fakat şeytanlar, insanlara sihir öğrettiklerinden kafir oldular. Onlar Babil’deki Harut ile Marut isimli iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı”.

وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَلَقَدْ عَلِمُواْ لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ

Kıymetliler, işte bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hak sihirle uğraşanların bakın ne yaptılar? Kafir olduklarını söylüyor Cenab-ı Hak. Süleyman sihir yapıp kafir olmadı fakat şeytanlar insanlara sihir öğrettiklerinden kafir oldular. Onlar Babil’deki Harut ile Marut isimli iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. “Düğümlere üfleyenlerin şerrinden Allah’a sığınırım”. Bakın, Felak Süresindeki bakın 4. ayet-i kerimede Cenab-ı Hak:

وَمِن شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ

“Düğümlere üfleyenlerin şerrinden Allah’a sığınırım”. Bakın, biz Allah’ın koruması altında yaşıyoruz. Ey kıymetliler ne sihirbaz seni kurtarır ne cinci ne falcı. Eğer onlara gidersen sende iman da tehlikeye düşer. Çünkü yalancının yalanını tasdik edende iman kalmaz. Sakın sihirbazlara gitme, falcılara gitme, arraflara, kahinlere, yaldızmacılara gitme. İşte bunalan yılana sarılır, diyenler ayakları kaydılar. Bunalan Allah’a sarılır ve her zaman Allah’a sarılır. On parmağın baldayken de Allah’a bağlan. Bunalacak bir durum olursa Allah’a bağlan, İslâm’a bağlan. Çareyi İslâm’da ara, imanda ara. Falcıda, cincide, sihirbazda arama. Kendini mahvedersin. Onlar seni daha da beter hale getirirler. Çünkü sihir yaptılar, kafir oldular. Sihir öğrettiler, kafir oldular, diyor. Görmüyor musun, Allah-u Teâlâ sana bunu söylüyor. Ve ayetin devamında Cenab-ı Hak ne diyor: “Ben dilemedikçe kimseye de bir zarar veremezler”. Günahlarından dolayı Allah’a tövbe et, istiğfar et. Allah’ın korumasına gir. Allah’a teslim ol. Ben bunaldım diye yılana sarılırsan, şeytanlara, sihirbazlara sarılırsan onlar da seni ne yaparlar? Çarparlar, daha da beter hale getirirler. Bu duruma düşme. Allah muhafaza buyursun. Musa dedi ki Aleyhisselam “Hayır siz atın”. Sihirbazlar sihirlerini kullandılar. Çeşitli sihir şekilleri var. Bunların çoğu aldatmacadır, göz boyamadır. Bak, bir de ne görsün. Onların ipleri ve sopaları yaptıkları sihirden ötürü gerçekten koşuyormuş görüntüsünü verdi. Bunlar yapmacık sihirlerdir.

Dakika 30:00

Daima sihirin her türlüsünden İslâm seni korur. İslâm her şeyden korur. Sihirbazlar sana gelsinler, tedavi olsunlar. Esas hasta olan onlar. Çünkü sihir yapıp sihrin teshirini müessir olarak kabul edenlerin durumu çok tehlikededir. Müessir, Allah Teâlâ’dır. Sihir yapan, yaptıranlar ise cinayet işlemektedirler. Ebû Mansur Mâturîdi, mutlak manada sihir yapmanın küfür olduğunu söylemek hatadır, diyor. Eğer yapılan sihirde imanın şartlarında gerekli olan şeyleri reddetmek gerekirse o sihir küfürdür, o zaman küfürdür, o zaman kafir olur, diyor. Bir fasık kişi eğer yeryüzünde fesada koşan bir fasık kişi olur. Bu da sihirden sihre fark etmektedir. Yine emin olmak için bakın sihirbazlara ceza ağır şekilde verilir. Küfrü gerektiren bir sihir olursa yalnız sihir yapan erkek ağır şekilde cezalandırılır. Kadın dinden dönse de kadının cezası erkeğin gibi değildir, hafiftir.

Bir de yok olan şey, dışarıda duran bir şey değildir. Onun için “Gerçekten insan üzerinden öyle zaman geçti ki o vakit insan anılır bir şey değildi”. (İnsan Suresi 1. ayet).

هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِّنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مَّذْكُورًا

Kıymetliler, “şey” kelimesini var olan manasında tefsir etmeye bağlıdır. Şey, bilinen ve kendisinden haber vermek sahih olandır. Bazı âlimler şeye cismi ad vermişler. Şimdi tabii bu konularda da Müslüman sihrin teshirinden, zararından Allah’a sığınır, nazardan Allah’a sığınır. Ve İslâm bunlara ilaçtır, afiyettir, sıhhattir. Kur’an-ı Kerim okuyan, İslâm’ı yaşayan insanlara sihir dokunmaz, Allah’ın izni lütf-u keremiyle.

Allah’ın rahmetinden ümit kesmek nedir? Küfürdür. Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez. Yine Allah-u Teâlâ’nın azabından da emin olunmaz. “Muhakkak, kafirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez”. (Yusuf Suresi 87. ayet).

يَا بَنِيَّ اذْهَبُواْ فَتَحَسَّسُواْ مِن يُوسُفَ وَأَخِيهِ وَلاَ تَيْأَسُواْ مِن رَّوْحِ اللّهِ إِنَّهُ لاَ يَيْأَسُ مِن رَّوْحِ اللّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ

buyruldu. Bunun gibi Allah’ın azabından emin olmak da küfürdür. Bakın, rahmetinden ümit kesme ebedi ama azabından da emin olma. Eğer azabından emin olursan o da küfürdür. “Allah’ın azabından ancak hasirun” diyor emin olur”, hüsrandakiler. (Araf Suresi 99. ayet).

أَفَأَمِنُواْ مَكْرَ اللّهِ فَلاَ يَأْمَنُ مَكْرَ اللّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ

Dakika 35:00

İşte Allah’ın azabından ancak hüsranda bulunanlar emin olurlar. Peygamberler Allah’ın lütfuyla cehennem azabından emin kılınmışlardır. Kendileri emin olmamışlardır. Dikkat et. Burayı da iyice anla. Peygamberler Allah’ın lütfuyla cehennem azabından emin kılınmışlardır. Kendileri emin olmamışlardır. Çünkü en çok korkan onlardır. En çok ibadet eden onlardır. Allah’a hiç asi olmayan, hep itaat eden onlardır. Masum olan onlardır. İsmet sıfatıyla de onlar vasıflanmıştır. Yine belki onlar herkesten çok Allah’tan korkarlar. Allah’ın celâl sıfatlarını daha iyi tanırlar. Onun için peygamberler Allah’ın lütfuyla cehennem azabından emin kılınmışlardır. Kendileri emin olmamışlardır. Buraları iyice anla. Bunlar İslâm amentüsü için önemlidir. Şimdi sizlere verdiğimiz ana maddeleri hiç unutmayın. Ana maddelerin biraz izahını, keşif notlarını vermeye çalışıyoruz.

Kâhinlerin haberlerine inanmak nedir? Şimdi kâhinler, falcılar, cinciler, yaldızlamacıların sana haber verdiler bir şeyi. Gayptan verdikleri haberlere inanmanın küfür olduğudur. Kişi dinden çıkar. Hiçbir kâhinin, hiçbir falcının, arrafın, yaldızlamacının, büyücülerin bunların gayptan verdikleri haberlere inananlar küfre girerler. Hz. Muhammed’e indirilen İslâm’a da inanmamış olurlar. Şanlı Kur’an-ı Kerim’e inanmamış olurlar. “De ki; gökte ve yerde gaybı Allah’tan başkası bilmez”. (Neml Suresi 65. ayet).

قُل لَّا يَعْلَمُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ

Kıymetliler, gaybı Allah bilir. Onun için cincinin, falcının, arrafın, kâhinlerin gaybı bilme şansları yoktur. Cinler de bilmez, melekler de bilmez. Gaybı kimse bilmez. Gaybı Allah bilir. Kâhin, gelecek zamanda olacak hadiselerde haber veren kişidir. Kâhin sırları bildiğini iddia eder. Sakın aldanma. Bir görüşe göre ise kâhin sihir yapan kimsedir. Müneccim, geleceğe ait olayları bildiğini iddia ederse o da kâhin gibidir. Evet kıymetliler, yine yukarıdaki hadis kâhine de arrafa da hece harflerinden mana çıkaran kişi de müneccime de şamildir. Yani bunların birisinin adı geçince öbürleri geçmiyor zannetmeyin. Bunların hepsine şamildir. Müneccim ve remmal (yani remil atan) kişiyle (zar atan) diğerlerine uymak caiz değildir.

Dakika 40:07

Bu gibi kimselere verilen paralar ittifakla haramdır. Şimdi adam remil atıyor. Dağlarda, bağlarda, şurada, burada remil atılarak ne yapıyorlar? Define arayanlar var. Bunlara da harcanan nice servetler var. Bunlar ittifakla haramdır, denmiştir. Kadi Iyâz ve diğer âlimlerde aynı görüşü nakletmişlerdir. Kendine ilham geldiği yolunda haber veren kişinin ilhamlarına uymak da asla caiz değildir. Hece harflerinden manalar çıkaracak bilgiye sahip olduğunu iddia eden kimsenin iddialarına da uyulamaz. Çünkü bu da kâhinler manası içine girmektedir. Hece harflerine ait bilgiler cümlesinden biri de Mushaf dalıdır. Öyle ki Mushaf’ı açıp ilk sayfasında hangi harfe uygun düştüğüne bakarlar. H ise hayırlı, ş ise şerli demektir, manasını çıkarırlar. Yine Mushaf’ın yedinci sayfasının yedinci harfine bakarlar. Eğer mim, kaf, dal, lam, he, ti gibi bunların terkibine rastlarlarsa o işin güzel olmadığına hükmederler. Diğer harflere rastlarlarsa bu iş iyi demektir, derler. İbn-ül Acemî bakın Mensik adlı kitabında Mushaf’tan fal tutulamayacağını açıklamıştır. İlim adamları bu konuda ihtilafa düşmüşlerdir. Bazı âlimler Mushaf’tan fal tutmayı mekruh kabul etmişler, bazıları da bunu başka türlü caiz görmüşler. Maliki âlimleri ise Mushaf’tan fal tutmanın haram olduğunu açıklamışlardır. Yine bakın kıymetli âlimlerimizden bazıları şöyle diyor: “Üç varak üzerine “yap” yahut “yapma” diye yazmak yahut “hayır” yahut “şer” ve benzeri ibareler yazmak doğru değildir. Bunlar bid’attır”. Kıymetliler “Size ölü eti domuz eti ve kan yemek haram kılındı.” ayetinden fal oklarıyla fal çekmeniz ayetine kadar olan kısmın tefsirinde şöyle diyor: Medârik sahibi: “Cahiliyet devrinde bir kimse sefere çıkmak istediği zaman yahut başka bir iş yapmak istediği zaman vakit o zaman üç tane ok alırdı. Bu fal oklarının sap kısmında demir bulunmayıp birinin üzerine “Rabbim bana emretti”, diğeri üzerinde “Rabbim beni yasakladı” yazılmış olup üçüncüsü üzerinde bir şey yazılı olmazdı”. Bakın, bunlar putperestlerin yaptığı şeyler. Kur’an-ı Kerim bunları reddediyor. “bunlar okları atınca eğer “Rabbim bana emretti” yazısı çıkarsa o işi yapıyor, “Rabbim beni yasakladı” yazısı çıkarsa yapmaz”, bakın, falına Allah’ı alet etmeye çalışıyor, hâşâ! “o işi bir sene geriye bırakırdı. Bunlar cahiliye âdetidir. Putperestlerin adetleridir. “Eğer yazısız ok çıkarsa ikinci kere okları atar ve yazılı oklar çıkıncaya kadar bu işe devam ederdi”. Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bu şekilde oklarla fal çekmeyi kesinkes yasaklamıştır. Bakın Zeccac da şöyle diyor: “Bu oklarla fal çekmenin müneccimlerin “Falan yıldıza çıkma”, “Falan yıldız doğunca çık” demesi arasında bir fark yoktur. Bu şeyleri iptal etmek için Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) istihare namazını ve bu namazdan sonra tercih edilen duaların okunmasını sünnet kılmıştır”. Yani cahiliye adetlerini yok etmiş, istihareyi ortaya koymuştur, diyor. Bir hadis-i şerifte şöyle gelmiştir:

Dakika 45:18

“İstihare eden ziyan da olmaz. İstişare eden de pişman olmaz”. İstihare eden de İslâm’ı yaşayan kişi olmalı, istişare eden de gerçek Müslümanlarla istişare etmeli yani ehliyetli insanlarla istişare etmelidir. Yoksa rastgele değil.

Kıymetli efendiler, idarecilere ve gücü yeten herkese gerekli olan bu kâhinlerin, arrafların, fal oklarıyla uğraşanların bunların ortadan kaldırılması, remil tutanların yok edilmesine çalışmak, dükkanlar önünde ve yollar üzerinde oturmalarına engel olmaları gerekir. Bugün dünya falcılıkla bakın o kadar boğuşmaktadır ki falcıların sayısı o kadar artmaktadır. İnsanlar gerçekten sapınca falcılarla, şeytanlarla baş başa kalırlar, şeytanlarla baş başa kalırlar. İnsan şeytanları, cin şeytanları, hayvan şeytanları. Bunlara dikkat et. “Yaptıkları yasak işlerden dolayı birbirini ikaz etmezler, yasaklamazlardı. Yaptıkları iş ne kötüdür”. Bakın, burada kötülüklere, bilimsel olmayan, ilimle ilgisi olmayan işlere müsaade edilmemelidir. Yüce Allah, bu ayet-i kerime de Maide Suresi 79. ayet-i kerimede Yüce Rab ne diyor:

كَانُواْ لاَ يَتَنَاهَوْنَ عَن مُّنكَرٍ فَعَلُوهُ لَبِئْسَ مَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ

Buyurdu. “Yaptıkları yasak işlerden dolayı birbirini ikaz etmezler,”. Kötülükler yayılmaması lazım ortama. İnsanlar aldatılıyor. “yasaklamazlardı”. Bakın, “Yaptıkları yasak işlerden dolayı birbirini ikaz etmezler, yasaklamazlardı. Yaptıkları iş ne kötüdür”. Ortada insanlığa zararlı olan şeylerden insanlık o zarardan kurtulması için yetkililer gereken görevi yapmalıdır. Bir kısmı yalancı ve aldatıcı, göz boyacıdırlar. Yani bu cinciler, arraflar, kahinlerin bir kısmı. Dikkat et. Cinlerin kendine itaat ettiğini açıklar yahut olmayacak şeylerin kendinde var olduğundan bahsederler. Hilekâr ve sahtekâr şeyhler de böyledir. Nice başında sarığı, sırtında cübbesi “Ben şeyhim” diyenler vardır. Bunlar da bunların hilekâr ve sahtekârları da böyledir. Doğru dürüst olanlara bunlar leke sürmeye çalışırlar. Yalancı fakirler şimdi fakir olmadığı halde dilenen kimseler ve hilekâr tarikatçılar gibi kimselerdir. Tarikatı maske olarak kullanırlar. Bunlara dikkat etsin ümmet-i Muhammed’in tamamı. İlimin, irfanın olmadığı yerde, gerçeğin olmadığı yerde şeytanlar top oynuyor, at oynatıyor. Aklınızı başına alınız. Bir kısmını bakın bunların tarihte İslami ortamda, bilimsel ortamda bu sahtekârların hiçbiri tarihte barınamamıştır. Ne zaman bilimden, gerçek hak ilimden, İslâm’ın ilimden, ilimlerinden insanlar uzaklaştıkça bu sahtekârlara cahillere yaklaşılmıştır. Sahte tarikatların kurulmasının sebebi de budur. İlimden uzaklaşan cahil insanlar çok çabuk aldatılırlar. Bir kısmın bunların şerlerinden kurtulmak için gereken yapılmalıdır. Peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin yahut şeriatın hükümlerinden birini değiştirmek isteyen kimsenin mutlaka cezalandırılması hem de ağır şekilde, caydırıcı bir ceza ile gerekmektedir. Çünkü meydan bu sahtekârlara meydan boş bırakılamaz. İslâm düşmanları böyle olmasını istiyorlar. Dine afyon diyenler, din düşmanları ortalığın karışmasını çok istiyorlar. Onun için nerede bir bölücü, nerede bir nerede bir falcı, sahtekâr varsa bakın onlarla iş birliği yapıyorlar. Dini karalamak için o sahtekârları dindarmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Azılı din düşmanlarının ellerinde bunlar piyon ve koz olarak kullanılıyorlar. Aklını başına alsın insanlık âlemi. Ümmet-i Muhammed (aleyhissalatu vesselam).

Çeşitli sihirler yapmak suretiyle ciddi olarak konuşurlar, aldatırlar. İlim adamlarının büyük bir çoğunluğu sihir yapan kişinin ağır şekilde cezalandırılmasından yanadır, caydırıcı bir ceza. İmam-ı Ebû Hanîfe, İmam-ı Malik, İmam-ı Ahmet bin Hanbel, bunların görüşleri de böyledir (rahmetüllahi aleyh ve aleyhim ecmain). Hz. Ömer, oğlu Abdullah bin Ömer, Hz. Osman ve diğer sahabelerden tercih edilen görüş de bu yoldadır.

Evet kıymetliler, bunların tövbeye çağrılıp çağrılmayacağı konusunda da olduğu gibi sihir sebebiyle bir kimse tekfir mi edilir? Yoksa yeryüzünde fesat ile meşgul olduğu için ne yapılması gerekir, konularında ihtilafa düşenler de olmuşlardır. Küfrü gerektirecek bir hareket bakın ve söz bulunmamak şarttır. Eğer küfrü gerektirecek bir şey varsa o zaman durum değişmektedir. İmam-ı Şafiî’den nakledilen görüş de budur. Ağır şekilde cezalanması için diyor, küfrü gerektiren bir durum olması gerekir, diyor İmam-ı Şafiî de.

Sihrin hakikati konusunda da ilim adamları ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluk sihrin bir kimseyi öldürmek veyahut hasta etmek hususunda tesirli olduğunu söylüyorlar. İlim adamlarından bir kısmı ise sihrin yalnız bir aldatmadan ibaret bulunduğuna inanmışlardır. Her iki grup da yedi yıldızı yahut başka yıldızları çağırmak yahut yıldızlara hitap etmek yahut yıldızlara secde etmek yahut yıldızlara uygun elbise, yüzük takma ve koku sürünmek suretiyle onlara yakın olmayı iddia ve benzeri hareketler küfürdür. Sihir, kötülük kapılarının en büyüğüdür. İlim adamları her okuyup üflemede ve üfürükçünün hastalar üzerine okuduğu üfürük dualarında eğer “Ben ediyorum, ben yapıyorum” diye Allah’a duanın dışında kendini müessir göstermeye çalışıyorsa bu şirktir, Allah’a eş koşmadır. Buna da dikkat etmek gerekiyor. Dualar Allah-u Teâlâ’ya yalvarış olmalıdır sadece. Üfürük dualarını ağza almak caiz değildir. Şuna da dikkat. Yine, bilinmeyecek tarzda bir şirk bulunması imkân dahilinde bulunduğu için manası bilinmeyen sözleri konuşmak da caiz değildir. Cinciler, üfürükçüler, falcılar hep manası bilinmeyen, manasız, aldatmaca kelimeler kullanırlar karşıyı tesirleri, etkileri altına almak için. “Şirk olmadığı müddet okumakta bir sakınca yoktur”. Çünkü okumak, Allah’ın kelâmını okumak, Allah’a dua etmek bunlar meşrudur.

Cinlerden yardım istemek de caiz değildir. Buna da dikkat. Cinciler, falcılar cinlerden yardım istediklerini söylerler. Bunlar asla caiz değildir. “Doğrusu insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınıyorlardı da cinlerin kibir ve azgınlıklarını arttırıyorlardı”.  Bu da Cin Suresi 6. ayet-i kerimesinde:

وَأَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِّنَ الْإِنسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِّنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا

Yüce Rabbimiz bu ayet-i kerimede bunu bildirmiştir. “Allah insan ve cinlerin hepsini bir araya topladığı zaman”, bir araya topladığı zaman işte “şeytanlara şöyle denilecek” o günde: “Ey şeytanlar topluluğu, insanlardan birçoğunu aldatarak kendinize bağladınız. Cinlerin dostları olan insanlar da şöyle diyecekler:” Bakın şeytanların dostu insan şeytanları var. Ne diyorlar: “Ey Rabbimiz, biz birbirimizden faydalandık ve bizim için takdir etmiş olduğun ecele kavuştuk”.  (En’am Suresi 128. ayet).

وَيَوْمَ يِحْشُرُهُمْ جَمِيعًا يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُم مِّنَ الإِنسِ وَقَالَ أَوْلِيَآؤُهُم مِّنَ الإِنسِ رَبَّنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَا أَجَلَنَا الَّذِيَ أَجَّلْتَ لَنَا قَالَ النَّارُ مَثْوَاكُمْ خَالِدِينَ فِيهَا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَليمٌs

Dikkat edin, şeytanlar birbirleriyle böyle yardımlaşıyorlar. Ey Müslüman, Allah’ın korumasına gir. İslâm, Allah’a teslimiyetin adıdır. İyi Müslüman ol. Cinleri sen çarparsın. Şeytanlar seni çarpamaz, sen şeytanları çarparsın. Böyle Müslüman ol Allah’ın lütf-u keremiyle. Gayb kişileri ise onlar için cinlerdir. Netice olarak gayb ile ilgili bilgiyi yalnız Allah Teâlâ bilir. Alamete dayanarak değil de gayb bilgisi iddiasıyla “Yağmur yağacak” demesi de küfürdür. Yani astronomik bir bilgi, bilimsel bir çalışmanın dışında gayptan haber vererek eğer böyle bir bir davranışta bulunuyorsa o küfürdür diyor. Bilimsel çalışmalar efendim astronomik çalışmalar, bilimsel çalışmalar bu konunun dışında. Bir münecim asılmış. Latifelerden biri şöyle: Bir münecim asılmış. Asılmadan önce kendisine “Bunu da yıldızında gördün mü?” denilince “Bir yükseklik gördüm” demiş “fakat bir tahtanın üzerinde olacağını bilemedim” cevabını vermiş. Şimdi müneccimler hiçbir zaman doğruyu söylemezler. Şeytanlar doğruyu söylemezler. Dolayısıyla İmâm-ı Âzam bu konulara da dikkatleri çekmiş. Falcılardan, arraflardan, cincilerden, fasıklardan, facirlerden, bunlara karşı İslâm’ın hak olan iman ve ilmini, Yüce Allah’a tevekkülü, gerçek İslâm yaşantısını sana önermektedir. Gerçek imanın olduğu yerde, gerçek ilim, irfanın olduğun yerde şeytanlar senden kaçarlar. Sihirbazlar evine giremezler. Mesela bir haberde gerçek imanlı, inanarak, şuuruna ererek bir evde namaz kılınıyor, Kur’an-ı Kerim okunuyor, Ayet-el Kürsi okunuyorsa o eve sihirbaz giremez, diyor. Kur’an-ı Kerim bütün sahte oyunları bozmuş, hakikati ortaya koymuştur. İmâm-ı Âzam da işte bunun ilmini, amentünün ilmini ortaya koymaktadır.

Kıymetliler, Fıkh-ı Ekber’le ilgili kıymetli derslerimiz, keşif notları devam etmektedir. Kur’an-ı Kerim söz ve manaya birlikte verilen isimdir. Kur’an-ı Kerim söz ve manaya birlikte verilen isimdir. Bunun için Kur’an-ı Kerim her nazma hem de manaya birlikte verilen isimdir. Ebû Hanîfe’ye nisbet edilen “Namazda bir kimse Farsça okursa bu namazın sıhhati için yeterlidir” demişler ama İmâm-ı Âzam bu görüşünden kesin olarak döndüğü rivayeti vardır. Kesin hem de. Arapça okuyabildiği halde Arapçadan başka bir dil ile okunması katiyen caiz değildir, demiştir. Kim? Bütün âlimlerimiz dediği gibi İmâm-ı Âzam da böyle demiştir. Onun görüşünden kesin bu görüşten döndüğünü bile bile burayı İmâm-ı Âzam’ın arkasına saklanıp gerçeği söylemeyenler bulunmaktadır. “Bir kimse Arapça okumaya gücü yettiği halde eğer Kur’an-ı Kerim’i Arapçadan başka dilde okursa bu kişi ya delidir ya tımarhanede tedavi edilmesi lazımdır. Yahut da zındıktır. Bunun ağır şekilde cezalandırılır”. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’i bu dil Arapça ile Arap dili ile indirmiştir. Kur’an-ı Kerimin icazı hem sözü hem manası ile birliktedir. İşte İmâm-ı Âzam’ın böyle söylediği de rivayet olunmuş ve onun Fıkh-ı Ekber’inde de bulunmaktadır. Cenab-ı Hak, Hakkı Hak bilen, ona tabi olan; batılı batıl bilen, ondan iştinad eden, Hakkı, her şeyi nur ve Hak olan kullarından eylesin.

Kıymetli dostlar, kıymetli derslerimiz, keşif notları devam etmektedir.

Dakika 1:04:11

 

(Visited 232 times, 1 visits today)
{"message":{"type":8,"message":"Undefined variable: show_right_meta","file":"\/home\/pwny9ik9\/public_html\/wp-content\/plugins\/cactus-video\/video-hook-functions.php","line":1155},"error":1}