Tefsir 427-01

427- Tefsir Ders 427 hayat veren nurun keşif notları

427- Kur’an-ı Kerim Tefsîr Dersi 427

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

(Sebe Sûresi 1’inci Âyet-i Kerime’den 14’üncü Âyet-i Kerime’ler)

 

‘’Elhamdülillahi Rabbil-âlemin vel akıbeti lilmüttekîn vesselâtü vesselâmü alâ Rasûlina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihî ecmaîn’’

 

Çok kıymetli ve muhterem izleyenler,

 

Dersimiz ‘’Sebe Sûresi’’ ile İnşâ’Allah’u Teâlâ devam etmektedir. ‘’Sebe Sûresi’’ de Mekkî Sûrelerdendir Mekke-i Mükerremede nâzil olan sûrelerden bir âyet sayısı 54 Kur’an-ı Kerim’de ki sıra numarası 34’tür. Yalnız İbn-i Atiyye 6’ncı âyet-i kerimesinin Medine-i Münevvere döneminde inmiş bulduğu hakkında bir rivâyeti vardır.

 

Nüzul sebebi: Ebû Hayyân’ın Bahir de naklettiğine göre Ebû Süfyân Mekke inkârcılarına: “Muhammed bizi ölümden sonra azat ile tehdit ediyor ve yeniden dirilmek ile korkutuyor. Lât ve Uzza ’ya yemin ederim ki bize o saat ebedîyen gelmeyecek ve biz diriltilmeyeceğiz” diye bir ortaya îmânsızlık sergilemiş oluyordu o zaman, tabii bu haberin kaynağından Ebû Hayyân bulunmaktadır. Buna karşı Yüce Allah Celle Celâlühü: “Ey Muhammed Mustafa Sallallâhu Teâlâ Aleyhi ve Sellem! (قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتَأْتِيَنَّكُمْ) De ki: “O îmânsızlara “hayır”, Rabbim hakkı için o size mutlaka gelecektir kıyâmet kopacak öleceksiniz de, diriltileceksiniz de”. “Yoktan yaratıldığınız gibi diriltileceksiniz mezarınızdan kalkacak mahşere fırlayacaksınız bunda şek ve şüphe yoktur”. ‘’Sebe Sûresi 3’üncü Âyeti Kerime’de’’ böyle buyurmuştur.

 

Sebe kelimesine gelince: Sebe Devleti ve medeniyetinin şekli ve yıkılma sebeplerinden söz edilmiştir. Sebe, Âlûsî’nin beyân ettiği gibi aslında bir erkeğin ismidir ki, Sebe Bin Yeşcüb Bin Yağrub Bin Kahtan’dır, Ferve Bin Mesik de diye olmuştur.

 

Rasûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine vardım; “Ey Allah’ın elçisi!” dedim. Bana haber ver ‘’Sebe’’ erkek midir, kadın mıdır?” diye sordum. Buyurdu ki;

 

“O Araplardan bir erkektir on çocuğu olmuştur altısı hayırlı uğurlu çıktı, dördü hayırsız uğursuz çıktılar. Hayırlı uğurlu olanlar; Ezt, Kinde, Mezhie, Eş’ariler, Enmar, Veci ile de onlardan. Uğursuz olanlarda; Amile, Gassan, Lahim, Cüzam’dır” buyurdular. Bu haberin kaynağında da Tirmizî ve Âlûsî bulunmaktadır. Sebe bir Yeşcüb bir görüşe göre Yemen hükümdarlarının ilkidir.

 

Dakika 5:56

 

Abdülmecid Bin Abdun kasidesinin şerhinde Abdülmelik Bin Abdillah Bin Bedrûnil Hadramiyyil Bustî şöyle zikreder ki: Sebe Bin Yeşcüb bir görüşe göre Yemen hükümdarlarının ilkidir. Kâhta’nın çocuklarından ilk önce “Sebi”, Sebi’den yani esir alan o olduğu için “Sebe” diye isim verilmiştir. Mülkü yani kurmuş olduğu devlet 484 sene sürdü sonra kabilenin ismi oldu. ‘’Neml Sûresinde’’ geçtiği üzere onların vatanı olan “Mağrip” diyarına da denilir. Ebu’l Fidâ tarihinde der ki; Sebe’nin ismi Abdi Şems’tir. Çok savaş ve Sebe yaptığı için Sebe denilmiştir.

Sebe: Esir alma anlamında Sebe’nin ismi, Abdi Şems dedikten sonra, Sebe Bin Yeşcüb de Yeşcüb Bin Yağrub Bin Kahtan’dır denmiştir. Sebe’nin birçok çocuğu vardı ki Hımyer, Kehlan, Amr, Eş’ar, Amile hep Sebe oğullarıdır. “Tübba’lar” hep Sebe’nin çocuklarıdır ve Yemen Tübba’larının hepsi Himyer Bin Sebe’nin çocuklarıdır. Sebe ’den maksat bir adam değil bir topluluk olduğu açıktır. (لَقَدْ كَانَ لِسَبَأٍ ف۪ي مَسْكَنِهِمْ اٰيَةٌۚ) “Celâlime yemin ederim ki Sebe yurdundan alınacak ibret vardır.’’ Sebe Sûresi 15’inci âyet-i kerimede’’ Cenab-ı Hak insanlığın ibret alacağı pek çok şey var bunlardan biri de Sebe ’dir. Sebe hükümeti, ‘’Neml Sûresi’nde’’ geçtiği üzere “Belkıs’ın” zamanında Hazreti Süleyman’a boyun eğmişti. Anlaşılıyor ki o zaman mukaddes topraklara kadar bütün Arabistan büyük bir medeniyete sahne imiş, durum bunu gösteriyor. İnsanlık dünyayı iyice keşfetmiş değildir. Kur’an-ı Kerim-i keşfetmeden insanlık âlemi bu kevnî âyetleri doğru dürüst keşfedemeyeceği ortadadır keşfedilenler çok cüzidir.

 

Dakika 10:00

 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

 

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْاٰخِرَةِۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ﴿١﴾

  يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ الرَّح۪يمُ الْغَفُورُ ﴿٢﴾

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَأْت۪ينَا السَّاعَةُۜ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِۚ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍۙ﴿٣﴾

  لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ ﴿٤﴾

وَالَّذ۪ينَ سَعَوْ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ اَل۪يمٌۗ ﴿٥﴾

وَيَرَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ الَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ هُوَ الْحَقَّۙ وَيَهْد۪ٓي اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِ ﴿٦﴾

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ اِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۙ اِنَّكُمْ لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۚ﴿٧﴾

  اَفْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَمْ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلِ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَع۪يدِ﴿٨﴾

  اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟﴿٩﴾

 

صَدَقَ اللهُ اْلعَظِيمُ

Hamdü senâ O Allah’ındır ki, göklerde ne var yerde ne varsa hep O’nundur âhirette de hamd O’nundur. Ezelî ebedî yüce övgüler övme övülme hakkı hep O’nundur. O hüküm ve hikmet sahibidir her şeyden haberdardır.

 

Yere ne giriyor ve ondan ne çıkıyor, gökten ne iniyor ve göklere ne çıkıyorsa (Allah) hepsini bilir. O çok merhamet edicidir çok bağışlayıcıdır.

 

İnkâr edenler: “Bize o kıyâmet saati gelmez dediler.” De ki; “Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbim hakkı için kıyâmet size mutlaka gelecektir. O’nun ilminden gökler de ve yerde zerre kadar bir şey kaçmaz kurtulamaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.”

 

Çünkü Allah îmân edip iyi amel işleyenlere mükâfat verecektir. İşte onlar için bir mağfiret ve cömertçe verilmiş bol rızık vardır.

 

Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışanlara gelince, onlar için de pek kötü ve elem verici bir azâb vardır.

 

Kendilerine ilim verilmiş olanlar görülüyorlar ki, Rabbinden sana indirilen şanlı Kur’an, hakkın kendisidir, Kur’an tam bir hak kitaptır hakkın, hakikatin tâ kendisidir. O, gücüne nihâyet olmayan, her hamde layık bulunan Allah’ın yolunu gösteriyor. Allah’tan geliş, Allah’a gidiş Allah’ın rahmetine rızâsına cemâline ancak Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed ve Yüce İslam’la gidilir, Allah’ın rızâsına erilir vuslata nail olunur.

 

Dakika 15:22

 

Böyleyken inkâr edenler söyle dediler: “Siz öldükten sonra didik, didik parçalandığınız vakit, yeniden bir yaratılış içinde bulunacaksınız diye, size bir takım haberler veren kişiyi gösterelim mi?”

 

“O, bir yalanı Allah’a iftira mı etti, yoksa kendisinde delilik mi var?” Hayır, doğrusu âhirete inanmayanlar, derin bir sapıklıkla azâb içindedirler. İşte Kur’an’ı Kerim’e, Peygambere dil uzatanlar derin bir sapıklık ve küfür şirk ve inkâr içindeler. İşlerinde küfür perde olmuş ve içlerini batırmış gerçeği görmüyorlar.

 

Ya gökten ve yerden önlerindekine ve arkalarındakine bir bakmazlar mı? Dilesek kendilerini yerin dibine geçiriveririz. Yahut gökten üzerlerine parçalar düşürüveririz. Şüphesiz bunda Allah’a yönelen (hakka gönül veren) her kul için bir ibret vardır.

 

Kur’an-ı Kerim’de hamd ile başlayan 5 sûre vardır ikisi ilk yarısında En’am ile Kehf Sûreleri ’dir; ikisi de son yarısında bu sûre ile bundan sonraki Melâike diğer adıyla “Fatır Sûresi”, birisi de Fâtihâ’yı Şerif’tir.

 

Razi der ki: “Bunun hikmeti Yüce Allah’ın nimetleri pek çok birisi icat yoktan var etme nimeti Cenabı Hak her şeyi yoktan yarattığı için birinci nimetin büyüklüğü her şeyi Yüce Allah’ın (yoktan var etmesidir). Birisi de “ibkâ” yani (devamlı ve sürekli kılma) nimetidir her şey fâni olduğu hâlde Allah nimetlerini devamlı kılmaktadır. Bu da devamlı kılması da ikinci büyük nimetidir. Çünkü Yüce Allah bizi önce rahmetiyle yaratmış yoktan var etmiştir. Bizim için devam edecek nice nice nimetler de yaratmıştır yaratmaktadır. Fahrur Râzî bunlara işaret ettikten sonra şöyle bir bak, Cennet-i Âlâyı Cenab-ı Hak içindekilerle devamlı kılıyor ebedî kılıyor, cehennemi de îmânsızlarla devamlı kılmaktadır. Herkes aklını başına alması gerekmez mi? İki nimet var ortada yoktan var etme ve ipka yani devamlı sürekli kılma nimetleri Fatiha Sûresinde her iki nimete işaretle;

 

(اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْـعَالَم۪ينَۙ)

(اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ)

(مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِۜ)

 

Hamd âlemlerin Rabbi Rahmân, Rahim din gününün tek sahibi Allah’adır. Hamdin her türlüsü Hamidîyet, Mahmûdiyet, Mahmûdiyet, Hamidîyet övme övülme ezelî ebedî bütün yüce övgüler Allah’ındır Celle Celâlühü ‘’Fâtihâ Sûresi 1, 2 ve 3’üncü âyet-i kerimeler’’ de buyurulduğu gibi ilk yarıda En’âm Sûresi’nde nimeti yoktan var etme şükrüne işaret olmak üzere,

 

Dakika 21:05

 

( اَلْحَمْدُ لِلّهِ الَّذى خَلَقَ السَّموَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ) “Hamd o yüce övgülerin tamamı Yüce Allah’a olsun ki hamd olsun ki, o gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a.” ‘’En’âm Sûresi 1’inci âyet-i kerimesinde’’ buyuruldu. Kehf Sûresi’nde de nimeti sürekli kılmaya şükür olmak üzere, (الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ) “Kitabı kulu üzerine indiren Allah’a hamd olsun.” Kur’an-ı Kerim’in bir ne kadar eşsiz bir nimet olduğu Kur’an nimeti, îmân nimeti İslam nimetinin ne büyük nimet olduğu anlatılmaktadır. ‘’Kehf Sûresi 1’inci âyetinde’’ de böyle buyurulmuştur. Çünkü kitap ve şeriat varlığı koruma sebebidir. Ey dünya, aklını başına al! Şanlı Kur’an, nurlu İslam, İslam şeriatı varlığı koruma sebebidir. Bu dünya da bütün mahlûkatı dosdoğru korumak istiyorsanız Kitâb’ı ilâhî olan şanlı Kuran’a şanlı O’nun şeriatına sarılın ki, varlıklar güzel mi güzel en güzel korunmuş olsun. Son yarıda bu sürede âhiret nimeti ve yeniden yaratılma hatırlatılarak buyuruluyor ki; (اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ) “O hamdü sena o övgülerle yüce övgülerle ululamak, ululanmak Allah’ındır, Allah’ın hakkıdır. Allah’u Teâlâ’nın yüce özelliğidir. (اَلَّذِى) Bakın ne diyor:                    (لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ) “Bütün göklerdeki ve yerdeki hep O’nundur.” Çünkü O yaratmış, yaratanın ortağı yok ki yaratırken birisi ona gelip de birazını da ben yardım edeyim ben yaratayım diyecek birsi yok ki Allah’tan başka ilâh yok. O’nun yaratması, O’nun mülkü, O’nun nimetidir. Bu dünyada insanların elinde ne varsa hepsi tamamen emânettir hepsinin sahibi Allah’tır.

 

Dakika 25:00

 

(وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْاٰخِرَةِۜ) Âhirette de hamd O’nundur, ezelî ebedî bütün yüce övgülerin tamamı hamdü senâ O’nundur O’na ait övme hakkı da övülme hakkı da O’nundur. Ey insanlık âlemi! Allah’ın yarattıklarını ilâhlaştırıp da Allah’ın yerine onları koyabilir misiniz? Allah’ın eşi, benzeri, şeriki, naziri, dengi yok ki olmadı olmayacak ki. Kim ki Allah’ın yarattıklarından birini Allah gibi düşünüyorsa o müşriktir, putperesttir Müslüman görünse de müşrik ölür, putperest ölür. Yazık olmaz mı? Allah’ın yarattıkları Allah gibi olur mu? Burada bilim adamlarımız dikkat etmeleri çok gerektiği gibi toplumun da ilmi olmayanların da hakîkî ilmi aramak zorundadırlar, gerçek irşâdı aramak zorundadırlar. Kur’an-ı Kerim’i doğru anlayan doğru anlatanları aramak zorundadırlar. Tekrar işaret ediyorum; Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat ekolü üzerinde müçtehitlerimizin izini takip edin. Ehl-i bid’at ve dalâlet yollarına gitmeyin, ağasını paşasını ilâhlaştıranlara aldanmayın. Liderini, önderini ilâhlaştıranlara Rab yerine koyanlara aldanmayın, sakın ola ki bu tehlikelere düşmeyin. Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat yolundaki müşterilerimiz Kur’an-ı Kerim’i Hazreti Muhammed’in anladığı anlattığı gibi, doğru İslam anlayışını muhafaza eden ekolün adı, Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat ki Sahâbeden sonra bugüne kadar ve kıyâmete kadar müçtehitlerimiz bu Ehl-i Sünnet yolunu yürütmektedirler. Bütün ömürlerini bu yola harcamışlardır göz nuru dökerek şehitlerde kanını akıtarak gelmişlerdir. İslam ebedî bozulmaz insanlar bozulur İslam bozulmaz. Tevrât’ın, İncîl’in başına gelenler Kur’an-ı Kerim’in başına ebedî gelmeyecektir. Ama insanoğlu bozulmaya müsaittir hakîkat ortada var olacaktır ebedî bu da İslam gerçeğidir. Bunu da doğru ilim, doğru irfân olarak her insanın bu gerçeği takip etmek zorunluluğu vardır. Âlim olmayanlar, müçtehit olmayanlar gerçek müçtehidin ilmine bağlanmak zorundadırlar. Onun için mezhepler dört mezhebin ve onlara yakın olanların İslam’ı doğru bilenlerin yolu neden lâzımdır? Onların ilim ve irfânları müçtehitlerin gerçek hak ilimdir, ihtilâfları da rahmettir. Çünkü ellerinde belge vardır delil vardır. Delil: Kur’an-ı Kerim sahîh sünnet-i şerif, icmâ, ümmet, kıyâs-ı fukahâdır. Dört mezhebi ve onun müçtehitlerini o yüksek âlimleri dışlayanlara değer vermeyin, elinizin tersiyle itin öte. Bunların bir defa o büyük müçtehitleri dışladıktan sonra hangi yıkıcı fraksiyonlara yıkıcı cereyanları emrinde kimin borusu olarak öttüklerine dikkat edin.

 

Dakika 30:17

 

Bunlar birilerini borularıdırlar birileri bunları öttürüyor ya, bilirler farkında olurlar veya olmazlar o onu onlar bilir, orası onlara ait. Bize ait olan tarafı bizim İslam’ı doğru bilmek doğru bildirmek tebliğ etmek görevimizdir. Her doğru bizimdir, her yanlış bizden değildir. Onun için bizim hedefimiz de yanlışları düzeltmek önce kendi yanlışımızı görmek, kendi yanlışlarımızla savaşmak. Sütten çıkmış kaşık gibi hiç kimse kendini görmesin. Bunu kendime söylüyorum, herkese de söylüyorum. Onun için esas Ârifler kendi eksiğiyle kendi yanlıyla savaşanlardır. Kendi yanlışıyla savaşanlar başkalarına doğruyu takdim ederler, tebliğ ederler, işin doğrusunu yaparlar. Yoksa burnunun doğrultusuna saplantısı olanlar burada bizim bu ekol Ehl-i Sünnet ekolünden gelen müçtehitlerin yüksek değeri nereden geliyor? Bunların ilimleri belgelere dayanıyor gerçek ilim ehli bunlar. Bir İmâm-ı Âzâm bir Mâlik bir Şâfiî, bir Hanbelî ve o ekolde ki büyük yetişmiş âlimlerimiz, kâşiflerimiz, hukûkçularımız bunlar ellerinde güzelim deliller var. Kuran’ı güzel anlamışlardır, sünneti güzel anlamışlardır. Yaşanan İslam ve tebliğ edilen İslam, yaşanan İslam’ı da İmâm-ı Âzâm bilhassa Mâlik ve İmâm-ı Âzâm ve diğer yüksek ulemâ yaşanan İslam’ da gördüler bilinen ilmi İslam’ı da gördüler. Yaşanan İslam’ı nasıl gördüler derseniz; Sahâbî’yi gördüler ve Sahâbî’ye yakın olanları gördüler, bunun her türlüsünü gördüler. Ve seçtiler, seçtiler en sağlam belgeye dayananları mezheplerine koydular. Kendi çağlarını hesaba kattıkları gibi gelecek çağları da hesaba katarak ne yaptılar? Maslahatı faydalıyı celb eden zararı def eden metotları usul ilmini de ortaya koydular mükemmel çalıştılar. Yüce Allah onların tamamını bol bol rahmet eylesin ve nur üstüne nur eylesin onların nurların ebedî parlasın. Hazreti Muhammed’e onlar komşu olsunlar onun civarında yanında bulunsunlar. Ben İslam âlimlerinin tamamına hayranım güzel çalışmışlar, güzel okumuşlar, güzel hizmet etmişler. Bugün bunlara dil uzatan zibidiler onun bunun çöplüğünde kemik yiyen şerefsizler onlara dil uzatıyorlar. Birilerini de ilâhlaştırmaya çalışıyorlar ilimleri de yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. İlim adına ilmi katletmeye çalışıyorlar, bilim adına bilimi katledenlerin ve falcıların olduğu gibi. Buna kimsenin hakkı yok, ortada yüce bir gerçek var İslam gerçeği, Kur’an gerçeği, Muhammed gerçeği var Aleyhisselâtu Vesselâm.

 

Dakika 35:04

 

Bunları doğru keşfedelim hep beraber doğru anlayalım dünyaya doğru anlatalım. Allah bir olduğu gibi İslam gerçeği hakîkati de bütün âlemleri kuşatan bir gerçektir. Falan medeniyet filan medeniyet falan din filan din diye ortada ikinci bir ilâhın ikinci bir ortaya koyduğu bir şey yok. Yüce Allah’ın İslam rahmetiyle âlemleri kuşatması vardır. Dünya da bütün ilerlemeler Hazreti Muhammed’in Peygamberliğinden sonradır. Ondan önceki dünyaya bakın yine ondan önceki dünya da yine ondan önceki dünya da yine peygamberlerin önderliği vardır, bâtılın ve putperestliğin önderliği değil. Bundan dolayı Yüce İslam Hazreti Âdem’den hattâ Cennet-i Âlâ’dan çıkmış bir insan bizim babamız annemiz cennetten geldi en medenî insan bunlar. En medenî insan bizim ecdadımız babamızdır bu bütün insanlığın babası Hz. Âdem cennetten çıktı, Havvâ annemiz cennetten çıktı böyle bir medeniyetle geldiler dünyaya. Meleklerle imtihan edildiler ve Hz. Âdem imtihanı melekler karşısında kazandı. İnsanlığı kendi beynimizdeki çağdışı zihniyeti birilerine söylüyorum herkese değil. Peygamberleri de kendi beyinlerindeki karanlığın içine çekmeye çalışıyorlar. Peygamberler, insanlığın önderidirler, rehberidirler, en üstün medeniyetin öncüsüdürler bütün peygamberler. Bunların en büyüğü evrensel Peygamber de Hazreti Muhammed’dir. Bütün insanlığı kucaklayan âlemlere rahmet olan bir rahmet Peygamberi ki, İslam bütün insanlık âlemini Âdem’den Muhammed’e, Muhammed’den kıyâmete kadar bütün insanlığı İslam kucaklayarak gelmiştir. Yeryüzünün bir tek dini vardır o da İslam’dır bu bütün peygamberlerin dinidir. Allah bir olduğu gibi bu gerçekte birdir. Niye doğruyu söylemiyorsunuz da birilerini ilâhlaştırıyorsunuz, putlaştırıyorsunuz, birilerini Rab yerine koyuyorsunuz bu insanlığa neyi öğretiyorsunuz? Şirki öğretiyorsunuz, putperestliği öğretiyorsunuz yazık değil mi insanlığa?  İnsanlığa faydamız olması lâzım zararımız değil. Doğruyu söylemeden olmaz bunlar. Cenab-ı Hak burada da (الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُۚ) “Hamdolsun Allah’a ki bizi hidâyetiyle buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden bunun yolunu bulmuş olamazdık.” A’râf Sûresi 43’üncü âyet-i kerimesinde de Yüce Rabbimiz böyle buyururken bakın cennetlikler de böyle diyor dünyada hakkı hakîkati bulmakta böyledir. (الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي صَدَقَنَا وَعْدَهُ وَاَوْرَثَنَا الْاَرْضَ نَتَبَوَّاُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَٓاءُۚ) “(Dediler): Bize vaadinde doğru olan, bizi cennetten neresini dilersek yerleşmek üzere buraya mirasçı yapan Allah’a hamdolsun.” İşte ebedî nimetlerde Allah’ın lütfuyla tecellî etmektedir. ‘’Zümer Sûresi 74’üncü âyet-i kerime’’

 

Dakika 40:10

 

Cenabı Hak;

 

(الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَۜ اِنَّ رَبَّـنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ)

 

(اَلَّـذ۪ٓي اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ فَضْلِه۪ۚ)

 

Derler: “Bizden tasayı gideren Allah’a, üzüntüyü kederi gideren Allah’a hamdolsun. Gerçekten Rabbimiz çok bağışlayıcıdır, çok nimet vericidir ki ihsânından bizi durulacak bir yurda yerleştirdi.” ‘’Fatır Sûresi 34 ve 35’inci âyetlerinde’’. (اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْـعَالَم۪ينَۙ) “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır bütün övgüler O’nundur.” Yunus Sûresi 10’uncu âyet-i kerimesindedir ki, Yüce Allah bu gerçeği hakikati ortaya koymaktadır. Dünya da hamd bir görev bir ibadet, âhirette ise bir zevk duyma ve zevk almadır. Dünyada hamd her kulun görevidir. Bu görevini yapanlarda öbür âlemde bunun ebedî zevkine ulaşacaklardır. (وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪ير) “Ve O öyle hakîm öyle habîrdir.” Hem yerin hem göğün karşılıklı olarak gelir ve gider bütçelerini sadece bütün kalemleri ile değil bütün tahakkukları ile de tamamen bilir ve hepsinin önünü sonunu o şekilde idâre eder.(وَهُوَ الرَّح۪يمُ الْغَفُورُ) “Hem O öyle rahim öyle bağışlayıcıdır.” Öyle olmakla birlikte inkâr edenler dediler ki: Bak, bak yazık değil mi bunlar gerçeği bulamayan zihniyet dâima inkârcı zihniyet perişan olmuşlardır perişan olmaya da ebedî devam edeceklerdir. Yaratılanları görüp durdukları hâlde, yaratılmışları görüp durdukları hâlde bir türlü ölünce dirilmeye inanmayan kalbi bir türlü gerçeği görmeyen kara perdeli zihniyet bulunmaktadır. (قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْاَرْضُ مِنْهُمْۚ) “Fakat yeryüzünün onlardan neyi eksilttiğini biz mutlak biliriz.” ‘’Kaf Sûresi âyet 4’’ . Ne göklerde ne de yeryüzünde zerre ağırlığı yani en küçük karınca miktarı ufak bir mikrop veya molekül ondan uzak kalmaz ilminden kaçmaz, kaçamaz. (وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ) Ve ne o zerre ağırlığından daha küçüğü yani atom, elektron bir tek parça parçalanmayan en küçük parça derecesinde en küçük sonsuz, (وَلَٓا اَكْبَرُ) ne de daha büyüğü hiçbiri onun ilminden gaip olmaz kaçamaz kaybolmaz. (اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍۙ) Hepsi huzurunda apaçık bir kitaptadır.

 

Dakika 45:10

 

Kitâb-ı Mübin’i Levh-i Mahfuz diye tefsir etmişlerdir. (وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ) “Yaş ve kuru hiçbir şey müstesnâ olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır. İlâhî ilmi anlatıyor olması daha açıktır.” (En’âm Sûresi 59). Buraya dikkat et! Kitaptakiler de Levh-i Mahfuzdakilerde insanlığa verilenlerde ve ezelî ebedî her şeyi kuşatan Allah’ın ilmi bunların tamamı neyi anlatıyor? İlâhî ilmi anlatıyor. Bütün ilimlerin tamam mı Allah’tadır. Mahlûkata ne kadar verdiyse onlarda o kadar vardır yoksa tamamı kendisinde.

 

Hamîd: Hamd Yüce Allah’tadır hamd kendisinin hakkı olan yüce Mahmud’un yolunu gösteriyor. O büyük caddeyi gösteriyor. Âhirete îmânı olmayanların âhirette görecekleri azâbtan başka dünyada da vicdanları azâb içindedirler. Îmânsıza huzur yoktur îmânsız huzursuzdur iç dünyasında her an savaşlar fırtınalar vardır. İşte bunun en küçüğü dünyada tarif edileni işte stresliyim demeleri vardır. Bunların tamamının sebebi: Hakk’a teslimiyet olamamış îmân kemâle ermemiş îmân kemâle erer, tevekkül yerli yerince olur, teslimiyet yerli yerince olursa sende ne stres olur, ne fırtına olur, ne savaş olur. İç dünyanda bir barış ki, bu îmânın güven ortamıdır îmân tam bir güvendir. Îmân tam bir güvendir. Allah’a güvenmeyip O’nun yüce emirlerine, kânûnlarına, O’nun kudretine güvenmeyip neye güveneceksin? Sendeki bütün ne varsa bunları Allah vermedi mi? O yaşatmıyor mu seni? Nimetler O’nun değil mi? Her nefesi almanda sana hayat bağışlayan O değil mi? Bir nefes aldın ikinci nefese müsaade etmese ölüm gelmiştir. Bak hayat veriyor her nefeste hayat yenileniyor. Ey insanoğlu aklını başına al! Allah’tan hidâyet iste.

 

Bir göktaşı parçaları veya bir yıldırım yeryüzüne çarpıvermesi yeterlidir. Düşman îmânsızlar bunu isterler. Onlar derler ki; işte tepemize gökten taş düşürün, işte yıldırım yağsın. Hiç acele etme hak ettiğin belâlar başına vakti saati gelince bir, bir gelecektir. O zaman gelmesin desen de gelecektir îmânsız şimdi inanmadı için işte her belâyı istemektedir o inkâr ettiği gerçekler onu kuşatacaktır. Çünkü Firavun da böyle düşündü, Nemrut da böyle düşündü helâk olan kavimler, milletler ve devletler böyle düşündü, ama helâk oldular. Ey çağın hak düşmanları, hukûkun düşmanları ve insanlığın kanını emen çağdaş zâlim ve sömürücüler vampirler! Hiç merak etmeyin İslam sizi kurtarmaya gelmiştir.

 

Dakika 50:15

 

Kurtulmak isterseniz kurtulursunuz, kurtulmak istemezseniz öncekiler gibi helâk olur gidersiniz. İki kere iki dörtten daha bu gerçektir. Onun için لِّكُلِّ عَبْدٍ مُّنِيبٍ “Allah’a dönen her kul için inabe işte Hakk’a dönen her kul için ebedî kurtuluş vardır. Şüphesiz ki onda mutlak bir âyet alınacak ders vardır.” Ders almak için de Hakk’a yönelmen Hakk’a dönmen gerekiyor. Yoksa kâinat âyetlerle dolu ama adam bakıyor bak ders alamıyor, bakıyor da görmüyor basarı var basîreti yok. Çünkü basîreti sönmüş kararmış îmânsız da basîret firâset olmaz. Îmân nuru parladığı zaman işte basîret nurları parlamaya başlar. Bunu şanlı Kur’an’ın nuruyla Muhammedî nurla İslâmî nurla besleyeceksin.

 

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ مِنَّا فَضْلاًۜ يَا جِبَالُ اَوِّب۪ي مَعَهُ وَالطَّيْرَۚ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَۙ ﴿١٠﴾

اَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحاًۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ﴿١١﴾

  وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۜ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ﴿١٢﴾

يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْراًۜ وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ﴿١٣﴾

 فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ﴿١٤﴾

 

صَدَقَ اللهُ اْلعَظِيمُ

Andolsun ki, biz Dâvûd Aleyhisselâm’a tarafımızdan bir fazilet verdik. “Ey dağlar! Onunla beraber tesbih edin.” dedik ve bunu kuşlara da (emrettik) ve ona demiri yumuşattık. Dikkat edin! Bütün mûcizeler, beceriler, başarılar hepsinin Allah’tan olduğu açıkça okunmaktadır. Dâvûd Aleyhisselâm’a ne verdiyse Allah’ın kendisi verdiği ortada.

 

Bol bol zırhlar yap ve biçimlemede ölçüyü gözet dedi. Siz de iyi işler yapın çünkü ben yapacağınızı gösteriyorum.

 

Süleyman’ın Aleyhisselâm emrine de rüzgârı verdik. Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yol idi. Erimiş bakır membaığını da ona sel gibi akıttık. Hem Rabbinin izniyle elinin altında cinlerden de çalışan vardı. Onlardan da kim emrimizden dışarı çıkarsa ona ateş azâbından tattırırdık.

 

Dakika 55:15

 

Onlar, ona mihraplar, timsaller (heykeller) ve havuzlar gibi çanaklar ve sabit kazanlardan her ne isterse yaparlardı. Çalışın ey Dâvûd hanedanı, şükür için çalışın. Ama kullarım içinde şükreden azdır. Görüyorsunuz bir peygamber olsanız da daha çok çalışmanız gerekiyor. Hayat bir faaliyet bir harekettir ama bu Allah için Allah yolunda insanlığın faydasına olması gerekiyor.

 

Ne zaman ki Süleyman’a ölümü hükmettik cinlere onun ölümünü sezdiren olmadı. Yalnız bir güve böceği yere dayandığı asâsını yiyordu. Bu sebeple Süleyman yere yıkılınca ortaya çıktı ki, cinler eğer kaybı bilir olsalar o zilletli azâb içinde bekleyip durmazlardı.

 

Gaybı Allah’tan başka bilen olmaz herkesin bildiği Allah’ın öğrettiği ne ise o kadardır. Cenab-ı Hak bu gerçekleri burada duyururken dağları ve kuşları Dâvûd ile birlikte tesbih etmek üzere boyun eğdirdik diyor bakın bunları Cenab-ı Hak kendi yapıyor. “Gerçekten biz dağları kendisine ram eyledik ki bunlar akşamleyin ve kuşluk vakti onunla birlikte durmayıp tesbih ederlerdi. Toplanıp gelen kuşları da her biri ona dönücü idi.” Güzel ses ve nağmeler Dâvûd’un özel bir üstünlüğü kuşları dahi başına toplayan bir mûcizesi olmuştu. Dâvûd’un Aleyhisselâm Mezamir’i yani (Zebur’un Sûreleri) de meşhurdu. Bu güzel sanatı İslam’da kesin olarak kınanmış bir sanat zannedenler olmuştur yanılmışlardır. Fakat bilmek gerekir ki, kınanmış olan fâsıklığa yol açan namelerdir. Yoksa Kur’an-ı Kerim’i okurken yüce Kur’an okunurken tertil yani (Kur’an’ı usulüne göre okuma) ve sesini güzelleştirme emrolunan bir şeydir. Bu konuda sahîh hadis kitaplarında birçok hadis-i şerifler vardır. Birçokları “gınanın” yani musikinin etkisini rûhânî zannederler. Böyle bir zan ruhu hava zannetmektir. Ses bir hava titreşimi olduğu için, müziğin doğrudan doğruya verdiği etki ve heyecan bir öpücük zevki gibi cismânî ve sinirsel bir etkidir. “Teganni” yani bir parçayı makamla okuma, ancak bir kelimenin bir sözün mânâsını ruha duyurmaya hizmet etmesi itibarıyladır ki, rûhânî bir değer işte o zaman alabilir rûhânî bir değer alabilir. Ne zaman bu da; bir sözün mânâsını ruha duyurmaya hizmet etmesi itibarıyladır ki rûhânî bir değer alabilir.

 

Dakika 1:00:20

 

Fasıklar hep şehvete yönelen konularla cismânî heyecan aradıkları için… Buraya dikkat et! Fasıklar hep şehvete yönelen konularla cismânî heyecan aradıkları için, mânâyı öldürecek sadece sinirlere basan kuru namelerle cismânî etki arar. Bu ise rûhânî şuuru terbiye değil yok eder. Şehveti öne çıkarır şehvet öne çıkınca fâsıklık da öne çıkar. Çünkü şehveti de kontrol eden yine mânâdır yüce mânâdır. O da nedir?  Nefsi terbiye ve onun önüne helâli  koymaktır haramı değil, günahı değil. Bu ise rûhânî şuuru işte fâsıklar da olduğu gibi bu rûhânî şuuru terbiye değil yok eder. Belki fâsık için tamamıyla kendinden geçip hiçbir şey hissetmeyerek mest olmak bir zevktir. Bakın fâsıkların mest olması farklıdır. Fakat dinin, şeriatın vermek istediği zevk bu değil güzel mânâlı mukaddes şuurlu bir hayat yaşatmaktır ve yaşamaktır. Bu hayatı yaşamaktır. Hangi hayatı? Şeriatın yüce Kur’an’ın ve güzel mânânın ortaya koyduğu hayatı yaşamak ve yaşatmaktır. Çünkü Cenab-ı Hak şeriatla, İslam’la, Kur’an’la insanlığı ebedî mutluluk içinde yaşama tarzını böyle bir hayat tarzını ortaya koymuştur ki, bu mükemmel bir hayat tarzıdır. Eşi benzeri yoktur bu İslam şeriatının hayat tarzıdır. Şeriat istiyor ki Kur’an-ı Kerim okunurken ses güzelleştirilsin makamla okunsun. Ancak ifadenin metnini bozacak metnini bozarak, mânâyı unutturarak kuru ses izleyen fasıkların bestesiyle ve nağmeleri ile değil, sözlerin tecvidini, fâsihliğini bozmayarak, mânâsının, belağatının (iyi, güzel, pürüzsüz söz söyleme) incelikleriyle duyarak şuurlu bir hayat yaşatacak olan bir seda ile okunsun ki, buna Peygamberin Aleyhisselâtu Vesselâm hadisinde “Luhûn-i Arap” denmiş. Kıraat ilminde “Tecvit” diye tarif olunmuştur. Bu sûretle biz şanlı Kuran’ı okurken Kur’an-ı Kerim okunurken Hazreti Davut’un mûcizesini yaşamış oluruz. Nitekim Kur’an-ı Kerim o şanlı Kuran’ı güzel okuyan hakkında “Dâvûd ehlinin mizmarlarından bir mizmar verilmiştir” diye övülmüştür bu övgüyü yapanda Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed’dir (A.S.V).

 

Dakika 1:05:00

 

Hazreti Dâvûd’un dağları boyun eğdiren, uçan kuşları durduran mûcizesi de kuru bir ses oyunundan ibâret, kuru bir terennüm değil, ruhtan kopup Allah’a arz olunan kutsama ve tesbihler idi. Bunun için olayları doğru anlamamız gerekiyor bir mûcizesi de (وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ) “Ve ona demiri de yumuşattık” diyor Cenab-ı Hak. Dikkat edin! Öbürlerine “boyun eğdirdik” derken burada da “demiri yumuşattık” diyor. Kudret, kuvvet hepsi Allah’tan kızdırmaya ve dövmeye muhtaç olmaksızın elinde bal mumu gibi dilediği şekle koyuverdi.

 

Fahreddin Râzî der ki: “Allah’ın kudretine göre bunu uzak bir ihtimal olarak görmemelidir.” Aklı başında olanlardan kim onu ilâhî kudrete göre uzak görebilir, hiç aklı başında olana bu yakışır mı? Allah her şeye kâdir değil mi? Mum gibi dilediği şekle koyarak elbise dokuyacak derecede hassas sanayi uygulamak Dâvûd Aleyhisselâm’a nasîb olmuş bir sanattır. Biz ona sizin için savaşınızın şiddetinden korumak için giyecek sanatını öğrettik diyor bakın burada sanatın önemi de ortaya çıkıyor faydalı olan sanatlar öğrenmeli öğretilmelidir. Dâvûd Aleyhisselâm’a bakın zırh yapma savaş için araç gereç yapma sanatını bizâtihi Yüce Allah kendi öğretiyor. (لَكُمْ) Sizin için ifadesi… Kime diyor bunu; Muhammed ümmetinedir Muhammed ümmeti sanatın her dalında başarılı bir branşa sahip olması gerekir sanat seferberliği içinde olmalı çağın bütün teknik ve teknolojik bilgilerini en faydalı insanlığın faydasına sunulacak şekilde tekniği ve teknolojiyi ve bütün sanat dallarını Muhammed ümmetinin iyi bilmesi gerekiyor. Başta Müslümanım diyen herkes. “Savaşınızın şiddetinden sizi korumak için” diyor bak çünkü barışı dünya da korumak için gerekir, tedbirli olman gerekir, caydırıcı gücü elde tutman gerekir. Barışın korunması şarttır ruhu da koruma da vardır. (وَاعْمَلُوا) bak yapın denilmesi dikkate değerdir bak Cenabı Hak (وَاعْمَلُوا صَالِحًا) bak ne diyor ilimde hem salah ile çalışın (وَاعْمَلُوا)  çalışın (صَالِحًا) salah ile çalışın. Yani iyi bir iş yapın hep faydaya göre hareket edin zararı def edin faydalıyı celb edin. (لِتُحْصِنَكُم مِّن بَأْسِكُمْ) “Savaşınızın şiddetinden sizi korumak” Muhammed ümmetine sesleniş ile bir ek cümle olduğu kanaatindeyiz ki şöyle demek olur sizde Ey Muhammed ümmeti iyilik ve barış ile çalışın daha güzel işler yapın.

 

Dakika 1:10:00

 

Çünkü ben ne yapacağınızı gözetiyorum her ne yaparsanız görürüm. Yani ona göre mükâfatını karşılığını veririm çalışın diyor Cenab-ı Hak faydalı çalışmalar da bulunun.

 

Bakın Süleyman’a da rüzgârı râm ettik, emrine verdik diyor buradaki bu nimeti veren de yüce Allah’ın kendisi. Emrine verilen özel bir rüzgârdı bütün rüzgârlar değil. (الرِّيحَ) Burada âlemin rüzgârını tutabilirdi değil havanın bir akıntısına yön verebilir onunla dilediği yere gidebilirdi. O bir rüzgârdı ki (غُدُوُّهَا شَهْرٌ) sabah gidişi bir an, (وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ) akşam dönüşü de bir ay. Yani şeran bir günlük yol altı saat olduğuna göre otuz kilometre itibar edilirse gidişi 900 kilometre gelişi de 900 kilometre olarak 1800 kilometre kat eder. “Sabah gidişinin zamiri (riyh) rüzgârdır denilmiş.” Onun gidişi diye, Süleyman’dır denilmemiş olduğuna göre, yalnız rüzgârın hızı gösterilmiştir demek olur. Süleyman Aleyhisselâm bununla balon gibi mi, yoksa uçak gibi mi giderdi? Orasını Yüce Rabbimizin imine bırakıyoruz.

 

O saltanatın yeller eser şimdi yerinde

 

Seyretti heva üzere denir taht-ı Süleyman.

 

O saltanatın yeller eser şimdi yerinde.

 

Dikkat et! Dünyaya kimler geldi kimler gitti aklını başına al! İbn-i Münzir İkrime ’den şöyle rivâyet etmiştir; “Yüce Allah bakırı üç gün su gibi akıttı” dedi. “Niçin” denildi, “bilmem” dedi.

 

İbn-i Ebî Hatim de Süddî’den şöyle rivâyet etmiştir; ona 3 gün bakır madeni akıtıldı. Bahir’de de İbn-i Abbâs Süddî ve Mücahit’ten şöyle nakledilmiştir; Demişler ki 3 gün 3 gece akıtıldı ve Yemen’de idi. Mücahit ‘ten bir rivâyette de, bakırın Sana’dan aktığı ayda 3 gün aktığı da söylenmiştir. “Biz her peygambere de insan ve cin şeytanlarını böylece düşman yaptık” diyor.

 

Kıymetli dostlar,

 

Daima bâtıl hakka karşıdır Cenab-ı Hak bu En’âm Sûresi’nin 112’nci âyetinde de: “Biz her peygambere de insan ve cin şeytanlarını böylece düşman yaptık” diyor. İşte dikkat et! Peygambere insan ve cin şeytanları düşmandırlar. Peygambere düşman olan peygamberin yolunda gidenlere de düşmandırlar.  Burada da tedbirli olmayı îmânın küfre karşı hakkın bâtıla karşı tedbirli ve güçlü olmak zorundadır.

 

Mihrab: Keşşafta denilir ki: Şerefli meskenler ve oturulacak yerler demektir.

 

Dakika 1:15:08

 

“Temasil” melekler peygamberler ve sâlih insanların şekilleridir denilmiş. Tasvir yalan ve zulüm gibi aklın küçük gördüğü şeylerden değildir şeriatların birbirinden farklı hüküm getirmeleri de mümkündür. Ebü’l Âliye’den rivâyet olunduğu üzere, o zaman Süleyman Aleyhisselam zamanında resim yapmak yasaklanmamıştır. Râzî yalnız “nükuş” demekle yetinmiştir. وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ “havuzlar gibi çanaklar.”

 

CİFAN: Çanak mânâsına „cefne“ kelimesinin çoğulu, Cevab da büyük havuz mânâsına “ “cabiye“nin çoğuludur. „Sâbit kazanlar.“

 

KUDÛR, „Kıdr“ kelimesinin çoğuludur. Kıdr, gerek topraktan ve gerek başka bir madenden çömlek, tencere ve kazan gibi içinde yemek pişen kaptır.

 

RASİYAT, yerinden kalkmaz, ağır ve sabit mânâsına „Rasiy“ veya „Râsiye“nin çoğuludur. Demek ki çok yemekler pişiriliyor, pek büyük sofralar kuruluyor olduğu anlaşılmaktadır. Cenab-ı Hak bununla birlikte kulların içinde çok şükreden azdır diyor gerçek şükreden kullar Müslümanlığını gerçek anlamda yapmaya çalışanlardır.

 

Şekûr, çok şükreden kalbi, dili ve diğer organları hem itikâd hem itiraf, hem çalışmakla ve çoğu zamanlar da şükür ile meşgul olanlardır. Çünkü gerçek itikâdın gerçek Amel-i Sâlih’in olmadığı yerde şükür olmaz. Gerçek îmân gerçek Amel-i Sâlih ile Allah’a şükredilir diğerleri sadece dilin şükrüdür. Kalbin ve bütün organların Allah’a şükür nedir? O’na iyi bir kulluk yapması iyi bir Müslüman olması gerçek îmân ve Amel-i Sâlih sahibi olmasıdır. ‘’Neml Sûresi 19’uncu âyet-i kerimede’’: „Ey Rabbim! Bana, ana ve babama lütfettiğin nimetine şükretmemi ve senin râzı olacağın iyi işler yapmamı bana ilhâm et. Rahmetinle beni de salih kullarının arasına kat“  diyor. Bakın bu dua Süleyman Aleyhisselamın virt edindiği bir duadır virt edinmiş olan Süleyman Aleyhisselâm o az olan “Şekûr” kullardandır. Az şükreden değil dikkat et! Şükredenlerin sayısı az işte şükredenlerin sayısı az ya bu o bu azlardan. Peygamberler şükredenlerin başında gelirler başka Hazreti Muhammed ve diğer peygamberler gelir. Dünya insanlarının içinde onlara tâbî olan “Sıddıklar, Şehitler, Sâlihler” gelir bu duayı herkesin ezberleyip mânâsını da kavrayıp virt edinmesinde elbette büyük fayda var.

 

Dakika 1:20:10

 

(رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ) Bir gün rivâyet olunuyor ki Hazreti Ömer bir adamın, “Allah’ım beni o azdan kıl” diye dua ediyor. Hazreti Ömer duayı işitmiş ve soruyor bu nasıl dua diye sormuş? O zatta: “işitiyorum ki”, demiş. Allah, (وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ) “Kullarım içinde şükreden azdır buyuruyor ya Ömer!” deyince bak Ömer ne diyor biliyor musunuz: Hz. Ömer diyor ki (Radıyallâhu Anhüm ve Erdahüm Ecmaîn) “Herkes Ömer’den daha bilgilidir” diyor ve adamın burada ki anlayışını takdir ediyor Hz. Ömer.

 

Erda adında böceğin fiili yani ağaç kurdu denilen bir nevi güvenin yemesi ve Süleyman Aleyhisselâmın vefatının açığa çıkması, Yüce Allah’u Teâlâ inabesi Dâvûd ve Süleyman Aleyhisselâmın hallerini beyandan sonra bakın yüce Kur’an hangi yüce dersleri vermektedir.

 

Dakika 1:22:20

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Visited 52 times, 1 visits today)
{"message":{"type":8,"message":"Undefined variable: show_right_meta","file":"\/home\/pwny9ik9\/public_html\/wp-content\/plugins\/cactus-video\/video-hook-functions.php","line":1155},"error":1}