Tefsir 436-01

436- Tefsir Ders 436 hayat veren nurun keşif notları

436- Kur’an-ı Kerim Tefsîr Dersi 436

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

(Sâd Sûresi 15’inci Âyet-i Kerime’den 44’üncü Âyet-i Kerime’ler)

 

Rivâyet olunuyor ki, Ebû Tâlib hastalandığı zaman Kureyş ’ten bir heyet geldi.    İçlerinde Ebû Cehil de vardı.  Yanına girdiler: “Kardeşlerinin oğlu bizim ilâhlarımızı, putlarımızı kötülüyor, şöyle yapıyor, şöyle, şöyle söylüyor dediler. Ona haber göndersen de bundan men etsen” dediler. Haber gönderdi. Rasûlü Ekrem Sallallâhu Aleyhi ve Sellem o cihân sultanı geldi. Odaya girdi Ebû Tâlib’in yanında bir kişilik yer vardı, oraya oturmasın diye Ebû Cehil sıçradı, oraya oturdu. Rasûlullah, amcasının yakınında oturacak yer bulamadığı için kapının yanında oturdu. Ebû Tâlib: “Ey kardeşimin oğlu! Kavmin yine senden şikâyet ediyorlar, ilâhlarını kötülüyorsun, putlarına dil uzatıyorsun, şöyle, şöyle diyorsun iddiasında bulunuyorlar” dedi. Onlar da birçok şeyler söylediler. Rasûlullah söz aldı: “Ey amca! Ben onları bir kelime üzere istiyorum. Bir kelime ki onunla Araplar, onlara boyun eğecek, Acemler, onlar cizye verecek” dedi. Bunun üzerine sevindiler, “Babanın aşkına ondan fazlasını veririz, ne o kelime?” dediler. “Bir tek kelime” dedi. Ne o dediler? ‘’Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah, illallah, illallah” dedi. Der demez telaş ile kalktılar ve elbiselerini çırparak;

 

“İlâhları bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak bir şey” dediler. (صٓ وَالْقُرْاٰنِ ذِي الذِّ كْرِۜ) (1’den 7’ye kadar ki olan yüce âyetler) bunun üzerine nazil olduğu rivâyeti vardır, bu rivâyetin kaynağında Tirmizî ve Ahmed Bin Hanbel gibi kıymetli muhaddislerimiz bulunmaktadır.

 

Kıymetli dostlarımız,

 

İşte burada Yüce Allah ne diyor (صَدَقَ اللهُ اْلعَظِيمُ) dendiği zaman; “Allah doğru söyledi” o Yüce Azîm olan Allah.“ “Sadıksın ey Muhammed!, ey sadık gibi. Hasen ’den rivâyet edildiğine göre (صَدَ) ‘’sadâ’nın’’ mufaale babı olan “musâdât’tan” emirdir. ’Sada’’ karşılık vermedir (ص) harfi üzerinden böyle kıymetli âlimlerimiz iyi incelemelerde bulunmuşlardır. (ص) “sâd’ı”, seslen sen, Kur’an sesine karşı aksettirici ol, (صَدَ) sadâ gibi karşılık ver, yani muhtevası ile amel et, yerine getir demek olur. İbn-i Abbâs’tan bir rivâyete göre (صٓ) “Sad” gece ve gündüz yokken Rahmân olan Allah’ın arşının, üzerinde bulunduğu denizin ismidir. (وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء) “O’nun arşı su üzerindeydi” diyor. Bak tekrar ediyorum (صٓ) “Sâd” Gece ve gündüz yokken Rahmân olan Allah’ın arşının üzerinde bulunduğu denizin ismidir. (وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء) “O’nun arşı su üzerindeydi.” Hûd Sûresi 7’nci âyet-i kerimesinde gelecektir.

 

Dakika 5:40

 

Saîd Bin Cübeyr’den de şöyle rivâyet edilmiştir; Allah Teâlâ’nın, “Sûr’a” iki üfürüş arasında ölüleri dirilttiği denizin ismidir. Bu iki rivâyet garip olmakla beraber güzeldir. Bunlar da (صٓ) yemin mânâsını da içerir. (وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ) “Zikir sahibi, zikirli, zikir dolu bir kitap.” Burada zikir şu üç mânâda her biriyle açıklanabilir;

 

Zikir: a) İsmi anılmak: Şeref ve şan mânâsına; (وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَّكَ وَلِقَوْمِكَ) “Gerçekten o şanlı Kur’an-ı Azîmüşşân, hem senin için, hem kavmin için bir şereftir.” Zuhruf Sûresi 44’üncü âyet-i kerime işte bu âyette olduğu gibi.

 

  1. b) Anmak, hatırlamak, öğüt ve hatırlatma mânâsına; şeriat ve hükümler, vaad ve tehditler, geçmiş ümmetlerin olaylarından ibrete vesile olacak kıssalar ve haberlerdi.

 

  1. c) Dinde ihtiyaç bulunan şeyleri anlatmak mânâsına; yani şanlı, öğütlü, din öğreten, ibret dersi veren şanlı Kur’an’a yemin olsun ki…

 

İşte sana söylenen tam bir gerçektir o vaad ve tehdit mutlaka yerini bulacaktır. (فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ) “Bir gurur ve ihtilâf içindedirler.” Kim? İnkârcılar, Kur’an düşmanları, îmân düşmanları, hak ve hakîkat düşmanları, hak ve hukûk tanımaz zihniyet. Kendilerini bir gurur, bir ihtilâf sarmış, kibirlerinden dolayı Hakk’ı kabul etmiyorlar, çeşitli maksatlarla türlü mâbûdlar peşinde boğuşuyorlar. (فَنَادَوْا) Çağrıştılar, yani helâki gördükleri zaman belâ tepelerine inerken tövbe edip aman ya Rabbi diye bağırıştılar, feryat ettiler. Cenab-ı Hak ne diyor; (وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ) “Fakat o zaman yahut o çağrışma kurtulacak zaman değildi, kaçma ihtimâli kalmamıştı. İlâhları hep bir ilâh mı kıldı” demenin işte başlarına getirdiği belâdır. Çünkü Allah birdir.

(لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ) “Diye hepsinden ilâhlığı kaldırdı da, yalnız birine mi tahsis etti?” (اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ) “Bu gerçekten çok acayip bir şey.” Put kafalı herifler bakın putlara ilâhlık sıfatı vermeye çalışıyorlar Allah’ın yüce kudretini birliğini bir türlü kabul edemiyorlar. Hâlâ bugün bu zihniyet alabildiğine devam etmektedir. Herkes birini ilâhlaştırmaya çalışıyor. “Bu gerçekten çok acayip bir şey.” Câhiliye kafası böyle bir kafadır. O gün de öyleydi bugün de böyle mutlaka birisi ilâhlaştıracak İslam’a sırtını dönecek, hakîkate sırtını dönecek ve artık putun kulu olacak böyle bir yanılgı hâlâ devam etmektedir, hattâ putlar çağdaş putlar ortaya konmaktadır.

 

Dakika 10:40

 

(بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ) “Her şeyin hükümranlığının elinde olduğunu bilmiyorlar da tevhîde  şaşıyorlar.” ( مَا سَمِعْنَا بِهَٰذَا فِي الْمِلَّةِ الْآخِرَة) “Biz bunu millet-i ahirede işitmedik.” Millet-i ahire, diğer millet yahut sonraki millet demektir. Bu durumda Hristiyanlığa işaret olur. Çünkü İslam gelmeden önce o zaman için en son millet, Hristiyanlıktı. O da teslisi (üçlü ilâh inancını) kabul ediyordu ki onun için putperestler Hristiyanlıktan da kuvvet alıyorlardı. Neden? Çünkü Hristiyanlarda, Allah’ı üçlüyorlar (ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ) diyorlardı. Baba oğul Rûhu’l Kudüs diyorlardı, Îsâ Aleyhisselâm’ı Allah’ın oğlu diyorlar ve direk Allah’tır da diyorlardı. Tabii demeyenler müstesnâ ama onlar azınlıkta idi onlar aforoz ettiler. O Îsâ Allah’ın kuludur peygamberidir diyenleri aforoz ettiler. O aforoz zihniyet hâlâ devam ediyor aforoz eden zihniyet. Öbürlerine yalnız eskisi gibi aforoz etme şansları İnşâ’Allah bu asırda bir tek bu görünmüyor, bunun dışında aynı zihniyet devam ediyor.

 

“O zikir, yani şanlı Kur’an aramızdan ona mı indirilmiş?” Benim zikrim yani şanlı Kur’an… Cenab-ı Hak ne diyor? Onlar burada çeşitli kabilelerden kalma bozguna uğratılmış bir ordu döküntüsüdür, şanlı Kuran hak bir Allah Kitâbı’dır.

 

Kıymetli dostlarım,

 

Çeşitli gruplardan geri kalma, olan bu zihniyet gibi bozulmaya mahkûm bozuk ruh birliği yok yani bozulmuşlar ruh birliği yok, maneviyatı perişan delme çatma birkaç  asker ordu askerler böyle askerler. Bu âyet çok dikkat çekicidir burada Kureyş’in “Bedir’den” başlayan yenilgisine işaret edildiği gibi, başarıya ulaşacak düzenli bir ordunun muntazam bir milletten çıkabileceğini anlatıyor. İslam milleti, ruh birliği, vicdan birliği, inanç birliği, gaye birliği, Yüce İslam’ın yüce ilkeleriyle donanmış bir Müslüman milletten dünyada yenilmez ordular işte oradan çıkar ve çıkmıştır. İslam’ı bugün Müslümanları bölmenin, parçalamanın nedenlerine bir bakın… Niye? Eller gönüller Kur’an’a sarıldıkça, Kur’an ile Allah’a bağlandıkça Muhammed’in yolunda bir bütün olarak yürüdükçe Ümmet-i Muhammedin önüne geçilir mi? Geçilmez.

 

Dakika 15:05

 

Dünya barış yeri barış düşmanları buna râzı olur mu? Olmaz. Hukûkun üstünlüğünü tanımayan zâlim ve zorbalar buna râzı olur mu? İşte olmadılar olmuyorlar. Barışı katlediyorlar barışın kâtilleri, hukûkun kâtilleri, insan haklarını yok eden vahşiler… Onun için bu âyetlere dikkat et! Sâd Sûresi’nin bak bu âyetlerine dikkat et! (جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْأَحْزَابِ)  Bu âyete dikkat et! “Onlar burada çeşitli kabilelerden kalma, bozguna uğratılmış bir ordu döküntüsüdür.” Her birinin putu farklı bunlar ordu olmaz. Her biri ayrı puta tapıyor her birisinin bir ayrı lideri, önderi var onları putlaştırmışlar bunlardan ordu olmaz. İnançta, kıvançta, tasada gaye birliği Hak’ta birleşmiş bir milletin ordusu yenilmez ordudur.

 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

 

وَمَا يَنْظُرُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ﴿١٥﴾

  وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ﴿١٦﴾

اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّـهُٓ اَوَّابٌ ﴿١٧﴾

اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ ﴿١٨﴾

وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَـهُٓ اَوَّابٌ ﴿١٩﴾

وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ ﴿٢٠﴾

وَهَلْ اَتٰيكَ نَـبَؤُا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ ﴿٢١﴾

اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْۚ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَٓا اِلٰى سَوَٓاءِ الصِّرَاط﴿٢٢﴾

  اِنَّ هٰذَٓا اَخ۪ي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْن۪يهَا وَعَزَّن۪ي فِي الْخِطَابِ ﴿٢٣﴾

قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعاً وَاَنَابَ﴿٢٤﴾

  فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ ﴿٢٥﴾

يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟﴿٢٦﴾

 

صَدَقَ اللهُ اْلعَظِيمُ

 

Kıymetli ve muhterem izleyenler,

 

Dersimiz hayat veren nurun dersleri Sâd Sûresi’nin 15’inci âyeti ile devam etmektedir. Şimdi yüce anlamlarını vermeye çalışacağız. Bunlar keşif notlarıdır ve irşâd notlarıdır, hayat veren nurun dersleridir, bizzat Kur’an-ı Kerim’in dersleridir. Ağam şöyle diyor, paşam böyle diyor, liderim, önderim böyle diyor derslerden değil bunlar. Bunlar bizzat Kur’an-ı Kerim’in kendi dersleridir.

 

Dakika 20:05

 

Onlarda bir tek haykırışa bakıyorlar. Yüce Rabbimiz böyle diyor öyle ki onun gecikmesi de yoktur. Onun bir vakti saati vardır o saat gelince işleri bitirilir.

 

Bir de: “Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azâbtan payımızı hayırlısı acele ver” dediler. Bakın helâk olacak zihniyet böyledir belâsını çabuk ister.

 

Şimdi sen onların dediklerine sabret de kuvvetli kulumuz Dâvûd’u hatırla. Çünkü o zikir ve tesbih ile bize yönelmişti.

 

Biz dağları onun emrine vermiştik. Akşam-sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi.

 

Kuşları da toplu olarak onun emrine vermiştik. Hepsi de ona uyarak zikir ve tesbih ederlerdi.

 

Biz onun mülkünü kuvvetlendirilmiş ve kendisine hikmet ve hakkı bâtıldan ayırt etme kabiliyeti vermiştik.

 

Birde davacıların kıssası geldi mi sana? Hani surdan aşarak mihraba ulaşmışlardı.

 

Dâvûd’un Aleyhisselâm yanına giriverdiler de onlardan telaşa düştü. Ona: “Korkma!” dediler, biz iki davacıyız. Birimiz, birimize haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hak ile hüküm ver ve aşırı gitmede bizi doğru yolun ortasına çıkar dediler.

 

Biri: “İşte bu benim kardeşim. Onun 99 dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var. Böyle iken: Onu da bana ver, dedi ve tartışma da beni yendi” diye anlattı.

 

Dâvûd dedi ki Aleyhisselâm: “Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana zulüm etmiştir. Gerçekten bir cemiyette yaşayanların çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak îmân edip de sâlih amel işleyenler başka. Ama bunları da pek az.” Dâvûd Aleyhisselâm, bizim kendisini imtihan ettiğimizi sanmıştı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi, rükû ederek yere kapandı, tövbe ile Allah’a yöneldi.

 

Bizde zannettiği şeyi kendisine bağışladık. Şüphesiz, yanımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.

 

Ev Dâvûd Aleyhisselâm! Gerçekten biz seni yeryüzünde bir halîfe yaptık. Artık insanlar arasında hak adâlet ile hükmet, hüküm ver. Keyfe, arzuya uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın. Çünkü Allah yolundan sapanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azâb vardır.

 

Kıymetli dostlar,

 

Kıtt: Kıttan maksat bir pay demektir. Güçlü kuvvetli rivâyet edilir ki, (ذَا الْأَيْدِ) ‘nin anlamı güçlü ve kuvvetli rivâyet edilir ki, Dâvûd Aleyhisselâm, yıl boyunca bir gün oruç tutar, bir gün yerdi ve gece yarısı namaza kalkardı. Böylece kuvvetinin aslının, din îmân kuvveti olduğu anlatılmak üzere şu sebebe bağlanıyor;

 

Dakika 25:05

 

(إِنَّهُ أَوَّابٌ) Çünkü o bir evvabtır Allah’a yönelmiştir.

 

(أَوَّابٌ) Evvâb: Dönüşün bir kısmı irâdeye bağlı olan kısmıdır. Dönülmesi gereken yere dönmek demektir Ragıp el-İsfahânî bunlara değinmiştir. Gereken yere dönmek demektir. “(اَوَّابٌ) Evvâb, Tevvâb” gibi Allah’a çok dönüş dönüp yönelen demek olur. Döndürmek ve “terci” mânâlarına geldiğine ve seste terci nâme ve ahenk yapmak veya ses vermek demek olduğuna göre de, iyi terci yapan mânâsını da ifade etmiş olur. (يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ) “Ey dağlar! Onunla beraber çınlayın.” ‘’Sebe Sûresi 10’uncu âyet-i kerime’’. Müsebbih: Çok tesbih eden mücahitten rivâyet edildiği üzere, bir de “müsebbih” yani çok tesbih eden mânâsına tefsir edilmiştir. Ebû’s-Suud bunun izâhında şöyle diyor: “İkinci Evvâb müsebbih yerine  konmuştur. Çünkü tesbihi sesli yapıyordu tesbihi sesli yapanda onu ahenkli yapıyor demektir. Çünkü ardı ardına fiiline döner durur.” (اَوَّابٌ) Evvâb “Allah’u Teâlâ’ya çok dönen tövbekâr demek olduğuna göre de çok tövbe edenin âdeti çok zikir tesbih ve takdis etmektir.” ‘’Evb’’ kast ve istikamet mânâlarına da geldiğimde (اَوَّابٌ) Evvâb, çok doğru ve azimli demek de olabilir.” Bunların da bu haberlerin kökünde de Ebû’s-Suud ve Âsım Efendi gibi zatlar bulunmaktadır. Allah’a dönüş sûfilerin “irâdeye bağlı ölüm” dedikleri “fenâ fillah” (Allah’ta fani olmak) makamıdır ki, tövbe ve inabe (tövbe ile hak yoluna dönme) bunun başıdır. Bu makamda meydana gelen her kuvvet ilâhî’dir.

 

Onun için güç ve kuvvetinin sebebinde şöyle buyuruluyor. “Çünkü o bir (اَوَّابٌ) ‘Evvâb” idi. Gerçekten biz dağları onunla birlikte emre âmâde kılmıştık. Öyle ki dağlar (اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِ) Akşam ve işrak vakitleri tesbih ederlerdi. Beraber sesle tesbih onun teşbihine ses ve nâme yoluyla cevap vermeleridir ki Rasûlullah’ın avucunda taşların tesbihi gibi olduğu da söylenmiştir. Hazreti Muhammed’in avucunda taşlar ne yapıyorlardı? Allah’ı tesbih ediyorlardı ve duyuruyordu.

 

İşrak vakti: İlk kuşluk vaktidir, işrak namazı da sünnettir. Hep onun için seslenerek ahenk ile tesbih ediyorlardı. Kuşları da emre âmâde kıldık (مَحْشُورَةًۜ) toplu hâlde toplanmış olarak (كُلٌّ) hepsi (لَـهُٓ) onun için yani Dâvûd için (اَوَّابٌ) Evvâb idi, yani onun için seslenerek ahenk ile tesbih ediyorlardı.

 

Dakika 30:15

 

Tabii Dâvûd da, diğerleri de Allah’ı tesbih ediyorlar. Birincisi dönüşten çok dönen mânâsına ikincisi de terci, (nâme ve ahenk) mânâsına raci kökünden nâme ve ahenk yapan mânâsına olmuş oluyor. Dâvûd Aleyhisselâm Allah’a dönüyor onlar Dâvûd’a seslenip nâme yapıyorlar hepsi yani Dâvûd da, dağlar da, kuşlar da hep Allah için ahenk ile tesbih yapıyorlardı.

 

Dini ibadet iyi böyle kuvvetli olduğu gibi hem mülkünü kuvvetlendirmiştik hem de kendisine hikmet, Peygamberlik, ilim ve amel de sağlamlık yahut Zebûr ve şeriat ilmi ve fasl-ı hitap söz kesimi vermiştik. Yani hakkı bâtıldan ayırarak tartışmayı ayırt edip kesme kabiliyeti vermiştik. Kesip atan ayırt edici söz ve söz de iki arasını ayıran ve bir de değil mi sana güçlü ve kuvvetli bir tövbekâr idi.

 

Hasım kıssası, bakın birde orta da hasım kıssası “mihrabın sûrunu aştıkları zaman. İşte değerli şahsiyetler de imtihanlardan geçiyorlar ve uyarılıyorlar.

 

Sûr yüksek duvar; “Mihrap” da balkon, köşk mânâlarına gelir. Dâvûd’un Aleyhisselâm huzuruna girdikleri zaman (فَفَزِعَ مِنْهُمْ) ki, birdenbire onlardan ne yaptı; telaş etti. Çünkü bunca muhafızlara rağmen sur aşılmış, içeri girilmişti. Bu kadar güçlü bir halîfenin bakın tahtına iki kişi giriverdi. Muhafızlar nerede? Yok. Var, ama kimse görmedi. Allah’ın öyle askerleri vardır ki bütün dünyanın orduları hiçbir şey yapamaz. (قَالُوا) Dediler ki; (لَا تَخَفْۚ) Korkma! (خَصْمَانِ) İki hasım, yani birbiriyle davalı iki alay davacıyız (بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ) bazımız bazımıza tecâvüz etti. Onun için sen aramızda hak ile hüküm ver ve aşırıda gitme. Dikkat edin! Davacılar Dâvûd Aleyhisselâm’a akıl da veriyorlar uyarıyorlar da ayrıca. Tabii Dâvûd gibi bir Peygamber de durumu sezdi. Hak’tan uzaklaşıp, haksızlık etme. Bakın, peygambere söyleniyor bunlar. Bizi düz yolun ortasına çıkar, adâlet yap diyorlar Dâvûd’a. Ve (وَلَا تُشْطِطْ) hitâbında iğneleyip sataşmadan daha ileriye giden bir ihtar vardır bunlar sıradan davacılar hiç benzemiyorlar. Neticede ne dedi? İşte dedi (اِنَّ هٰذَٓا) şu işte şu ( اَخ۪ي) benim kardeşimdir onun 99 nâcesi var.

 

Nâce: Dişi koyuna denmektedir, dişi sülüne denildiği gibi kadına da istiâre edilir

 

Dakika 35:06

 

Benim ise bir tek nâcem var dedi. Dâvâcının birisi böyle iken onu benim nasibini bırak dedi. O bir taneyi de benden almak istiyor dedi ve hitap da bana ağır bastı. Yani söyleşme de; yahut aday olmada hatırlı geldi üstün çıktı.

 

Dedi ki Dâvûd Aleyhisselâm: Senin bir koyununu kendi koyunlarına istemekle sana zulmetmiş Vallâhi ve gerçekten “halîtlardan” birçoğu. Mutlaka birbirine tecâvüz ediyorlar, ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler başka. Onlar da pek az ve dediği ve Dâvûd zannetmişti. Girdikleri zaman veya bu bağiy (tecâvüz) sözünü söylerken sanmıştık ki, biz kendisini sırf bir fitneye imtihana düşürdük. Allah’ın sevkiyle mülkün de bir ihtilâl oluyor. Kendine saldırı ile bir baskın yaptılar zannetti. Yahut sezmişti ki, kendisine sadece bir imtihan yaptık. Hemen Rabbinden bağışlanma diledi, mağfiretini niyaz etti ve rukü ederek secdeye kapandı ve tövbeyle Allah’a sığındı. Biz de onun için kendisine onu bağışladık. O zannını ve zannettiğini bağışladık.

 

Demek mülkünün sağlamlığı ve kuvveti surdan aşılıp mihraba girilivermesine engel olmadığı gibi, öyle bir fitne manzarası görülünce de  (اَوَّابٌ)‘’Evvâb’’ olan Dâvûd derhâl tövbe ve istiğfar ile Allah’a yönelme de gecikmemiş ve hemen Allah’ın mağfiretine ermiştir. Alınacak nice dersler vardır. Fitne meydana gelmemiş sadece bir ibret dersi olarak kapanmıştır. Hazreti Ali’nin: Her kim Dâvûd Aleyhisselâm’ı Dâvûd hadisesini hikâyecilerin rivâyet ettiği gibi anlatırsa ona 160 değnek vururum” dediğini naklediliyor. Yani Peygamberlerle ilgili konular anlatırken, Kur’an-ı Kerim’in çığırının dışına çıkmamak gerekir. Peygamberimizin sünnetinin dışına çıkmamak gerekir, ölçüyü taşırmamak gerekir, hikâyelere yer vermemek gerekir. Bunu Hazreti Ali bildiği için ne demiş: “Her kim Dâvûd’un hadisesini hikâyecilerin rivâyet ettiği gibi anlatırsa ona 160 değnek vururum” dediği naklediliyor. Çünkü hikâyeleri sulandırıyorlar peygamberlere hakaret durumuna getiriyorlar ki, hâşâ, dinden îmândan çıkacak duruma geliyorlar farkında değiller. “Ve şüphesiz ki, ona yüce huzurunuzda mutlaka bir yakınlık ve bir dönüş yeri güzelliği, cennette güzel bir makam vardır. Ey Dâvûd! Şüphesiz ki biz seni, yeryüzünde bir halîfe yaptık.” Dâvûd Aleyhisselâm hem de halîfe bir peygamberdir. Yani kendi keyfine göre asaleten hüküm vermek için değil, Allah’u Teâlâ’nın adına izâfetle O’nun hükümlerini yürütmekle görevli ki Âdem’in yaratılışının hikmeti de bu idi.

 

Dakika 40:12

 

İnsanoğlunun yaratılmış hikmeti budur. (فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ) Şimdi insanlar arasında hak ile hüküm ver. Çünkü halîfeliğin mânâsı budur. Hakla hükmetmektir hak ve hakîkatle devlet idâre etmektir. (وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى) ve hevâya tâbî olma, nefsin arzusu arkasından gitme keyfe göre hükmetme! (فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ) Ki seni Allah’ın yolundan şaşırmasın; çünkü Allah yolunda sapanlar Firavunlar gibi hüküm kendilerinin zannederek Allah’ın hükümlerinden başkasını tatbike çalışanlar, (لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟) hesap unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azâb vardır.

 

İşte İslam’da ki devlet idâresi tam bir Allah’ın hükmettiği hükümler ve O’nun adâleti hukûkun üstünlüğü ile yapılan idâredir. Yoksa Hakk’a ve hukûkun üstünlüğüne Hakk’a Allah’ın hükümlerine dayanmayan idâreler bunlar zulüm idâreleridir. Hakk’ın dışındaki zulmün sistemidir ki, bugün yeryüzü eğer inim, inim inleyenler varsa kan akıyorsa bir yerlerde zulüm varsa bu adâletin hukûkun üstünlüğünün olmadığındandır. Birileri hakta benim hukûkta benim başkalarının hakkı yok, hukûku yok diye böyle bir hukûk anlayışı zâlimlerin vampirlerin anlayışıdır, milletin kanını emen de milleti aldatanlar. Onun için İslam’da ki idâre tam bir adâlettir tam bir hukûkun üstünlüğüne dayanır bütün milletlerin hakları verilir müslim gayri müslim kimsenin hakkına tecâvüz edilemez. Kuralları Allah koymuştur, o kuralların doğru uygulanırsa yeryüzünde evrensel adâlet, sosyal adâlet tecellî eder uygulanmazsa işte böyle olur.

 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

 

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلاًۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ﴿٢٧﴾

  اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ﴿٢٨﴾

  كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ﴿٢٩﴾

 

Hem o göğü, semaları, yeri ve aralarındakileri biz boşuna yaratmadık. O inkârcıların zannıdır, o kâfirlerin zannıdır. Onun için vay ateşe girecek olan o inkârcıların vay hâline!

 

Yoksa îmân edip Amel-i Sâlih işleyenleri biz, o yeryüzündeki bozguncular gibi yapar mıyız? Yoksa o takva sahiplerini azgın günahkârlar gibi yapar mıyız?

 

Dakika 45:12

 

Bu, sana indirdiğimiz mübârek bir şanlı kitap Kuran’dır Allah Kitâbı’dır tam bir hak kitaptır ki, onun âyetlerini düşünsünler ve ibret alsın temiz akıl sahipleri ibret alsınlar, derslerini alsınlar.

 

Kıymetli efendiler,

 

Aklî tezekkür, tedebbür (inceden inceye düşünmenin) aynı zamanda ibret almanın naklî yönler de olması gerekir. Bizi tedebbüre, tezekküre dâvet ediyor. Nedir tedebbür?  İnceden inceye düşünün diyor Cenab-ı Hak. Bir de aklî olan tezekkürü var. Nedir tezekkür? İbret alın, ibret alın, ders alın diyor.

 

وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ﴿٣٠﴾

اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُۙ﴿٣١﴾

فَقَالَ اِنّ۪ٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِ كْرِ رَبّ۪يۚ حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ۠ ﴿٣٢﴾

رُدُّوهَا عَلَيَّۜ فَطَفِقَ مَسْحاً بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ﴿٣٣﴾

وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّه۪ جَسَداً ثُمَّ اَنَابَ﴿٣٤﴾

  قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكاً لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ﴿٣٥﴾

 

Bu da Süleyman Aleyhisselâmın duasıdır.

 

Dakika 47:37

 

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّ۪يحَ تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ رُخَٓاءً حَيْثُ اَصَابَۙ ﴿٣٦﴾

وَالشَّيَاط۪ينَ كُلَّ بَنَّٓاءٍ وَغَوَّاصٍۙ ﴿٣٧﴾

وَاٰخَر۪ينَ مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ ﴿٣٨﴾

  هٰذَا عَطَٓاؤُ۬نَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ﴿٣٩﴾

وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟ ﴿٤٠﴾

 

Bir de Dâvûd’a Süleyman Aleyhisselâm’ı bahşettik Dâvûd Aleyhisselâm’a Süleyman Aleyhisselâm’ı bahşettik diyor Cenab-ı Hak. Süleyman da ne güzel kuldu. Çünkü o seslice tesbih edip Allah’a yönelirdi.

 

Hani kendisine bir zaman akşamüstü iyi cins ve rahvan atlar gösterilmişti.

 

“Ben, dedi, at sevgisini, Rabbimi anmaktan ötürü tercih ettim.” Nihâyet atlar perdenin arkasına gizlendi.

 

“Geri getirin onları bana!” ve artık onların bacaklarını boyunlarını silmeye başladı.

 

Andolsun ki Süleyman’ı Aleyhisselâm imtihanda ettik ve tahtının üzerine bir ceset bıraktık. Sonra tekrar tövbe ile önceki hâline döndü.

 

Süleyman Aleyhisselâm: “Ey Rabbim! Beni bağışla ve bana öyle bir mülk ihsân et ki, ardımdan hiç kimseye yaraşmasın. Şüphesiz, bütün dilekleri veren sensin” dedi.

 

Bunun üzerine bir rüzgârı onun emrine verdik. Onun emriyle istediği yere yumuşacık akardı.

 

Dakika 50:00

 

Dalgıç ve yapı ustası şeytanları da…

 

Ve daha diğerleri de zincirler de bağlı olarak (onun emrine verdik).

 

“İşte bu, bizim ihsânımızdır. Artık sen dilersen başkalarına ver veya verme. Bundan hesaba çekilmeyeceksin” dedik.

 

Şüphesiz ki ona huzurunuzda bir yakınlık ve güzel bir makam vardır.

 

Rabbimin zikrinden kaldım, ikindi namazı geçti diye bu şekilde üzüldü hepsini Allah için kurban etti diyenler vardır. Ben o hayır sevmeyi at sevmeyi Rabbimin zikrinden dolayı sevdim dedi. Bir takım tefsircilerle beraber biz bunu böyle anlıyoruz. Yani ben o hayır sevmeyi at sevmeyi Rabbimin zikrinden dolayı sevdim dedi. Yani namazını virdini geçirmedi atları bırakıp zikrini yerine getirmeye gitti nihâyet o atlar perdenin ardına izlendi, ahırlara çekildi yahut koşuda gözden kayboldu o zaman namazını bitirdi ibadetini yaptı.

 

Geri getirin onları bana dedi. Artık bacaklarını boyunlarını silmeye başladı, okşadı.  Kılıç ile silmek mânâsını vermişler ve namazı geçirtmeye sebep oldu diye Allah yolunda kurban edildiklerini söylemişlerdir ki, iki ikisi de Süleyman’ın çok zikir ve tesbih eden biri olduğunu anlatan bir misaldirler. Kurban ediş, harbe gönderilmek sûretiyle öldürülmüş olmaları ise o zaman güzel bir mânâ olur savaşta olabilir.

 

Beytü’l Makdis’i (Mescid-i Aksa) yaptırdığı sırada getirdiği sanatkârlar içinde sanatların hilelerini bilen birtakım şeytanların kurdukları bir ihtilâl yüzünden bir süre nüfuzunu kaybetmiş yahut tahtından ayrı kalmış; böylece tahtında kendisi kuvvetsiz bir ceset hâlinde hükümsüz kalmış yahut tahtı da işgal edilip ona 40 gün kadar heykel gibi birisi oturtulmuştu. Mason tarihinde mason cemiyetlerinin Süleyman Aleyhisselâm aleyhine olan bu ihtilâl hareketlerini esas aldıkları ve başkasının hatırasına saygı gösterdikleri söylenir.

 

“Kimse onu benden çekip alamasın.” Râzî tefsirinin bir yerinde buna şöyle de mânâ vermiştir; Yani bana öyle bir şanlı bir mülk ver ki, ben ona kavuşup öldükten sonra “dünya mülkünün vefası olsaydı Süleyman’a olurdu” denilsin de kimsenin dünya saltanatına hırsı ve rağbeti kalmasın.” Fahrur Râzî böyle bir anlam yüklemiştir. Bu da güzel bir anlamdır. Asıl maksadı fani olan dünya mülkünü değil, âhiret mülkünü istemektir. “Her kim âhiret gelirini isterse ona ondan veririz, her kimde dünya gelirini isterse ona da ondan veririz. Ama onun için âhirette bir nasip yoktur.”

 

Dakika 55:05

 

Çünkü âhirete inanmayanın âhireti için çalışmayanın âhirette nasîbi yoktur. Dünyadan da alacağını almıştır artık öbür âlemi perişandır. “Bizde onun üzerine rüzgârı kendisinin emrine verdik.” Yani Süleyman Aleyhisselâmın emrine özel bir rüzgâr veriliyor. Dünya mülkünün bir rüzgâr gibi gelip geçici olduğuna da bir işaret vardır. O rüzgâr ona şöyle bağlandı, öyle boyun eğdi ki, bir memur gibi onun emriyle yumuşak, yumuşak istediği yere akardı. Fitnenin başı olan şeytanları da onun emrine verdik. Burada bu şeytanların hem bir takım sanat dehalarını da kapsadığını ve hem 3 derece üzere  teşekküllerini anlatan şöyle bir “bedel” ile açıklanması ne kadar dikkate değer!.. Her biri bina edici; yani bina yapanlar, yapıcıların her çeşidi; mimarı, ustası, kalfası, Corci Zeydan (Tarih’ul-Masuniyeti’l-Âm ve’l-Benâ-inil-Ahhâr) adında ki genel masonluk tarihinde ‘’bennâ’’ kelimesini “mason” ‘’Fran mason’’ kelimesini de ‘’hür bennâ’’ diye tercüme etmiştir. Ve dalgıç, denizlerin diplerine dalmakta maharetli olanları ve daha diğerlerini ki niçin aşağı derecede bulunan bunlar; her sanatkârları içermekle beraber insan şeytanlarından cin şeytanlarına kadar varmaktadır. Bukağılarda, zincirler de çatılı olarak emir altına alınmışlardır. Kimler? Şeytanlar.

 

Bunun için bahşişte alanı verene bağlayan bir bağdır. ‘’Asfâd’’  Bukağı mânâsına olduğu da anlaşılmaktadır. Saltanat, bu boyun eğdirme bizim ihsânımız, bahşişimiz, vergimizdir dedi Cenab-ı Hak ve ona bu yetki ile Süleyman’ı donattı ve onu da yeryüzüne halîfe kıldı. Adâletle hükmetmesini emrini buyurdu. Süleyman da bir Peygamberler ve halifedir.

 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

 

وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ ﴿٤١﴾

اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ﴿٤٢﴾

وَوَهَبْنَا لَهُٓ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِ كْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ﴿٤٣﴾

وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِراًۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ﴿٤٤﴾

 

Kulumuz, Eyyub’u da an (AS.) bir zaman o Rabbine şöyle nida etmişti: “Meşakkat ve acı ile bana şeytan dokundu.” Demişti.

 

(Biz ona): “Ayağını yere vur işte sana yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su” dedik.

 

Dakika 1:00:05

 

Ve ona, bütün ailesini ve beraberlerinde bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet olarak bahşettik ki, akıl sahipleri için bir ibret olsun.

 

(Birde dedik ki): “Eline bir demet al da onunla (eşine) vur; yemininde durmamazlık etme.” Doğrusu biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel kul! O hakîkaten dâima Allah’a yönelmektedir.

 

“Nusb” meşakkat, zahmet, acı, mal ve evlat acısıyla tefsir etmişlerdir.

 

Yüce Allah Eyyub ’un duası cevap olan kurtuluş mûcizesini verirken bile önce ona böyle bir hareket emretmişti. Bu emir tıpkı Meryem’in Meryem kıssasında (هُزِّي) “(hurmanın dalını kendine doğru) silkele” ‘’Meryem Sûresi âyet 25’de’’ bu o emre benzer. “Ona ancak güzel kelimeler yükselir. Onu da sâlih amel yükseltir.” (إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ) ‘’Fatır Sûresi 10’uncu âyet.’’ bir ara cümlesiymiş gibi bir telmih de yapılmıştır. Yani mücahedenin mümkün olabilen bir kısmına uygun olabileceğine göre bu telmih, kıssadan hisse noktalarından birini teşkil eder. Hazreti Eyyûb ‘un deprendiği bu yerin “Câbiye” olduğunu naklediyor. Kim? Taberî.

 

Bu su bakın Cenabı Hak; (هٰذَا مُغْتَسَلٌ) İşte bir yıkanacak (بَارِدٌ وَشَرَابٌ) ve içecek yıkan ve iç için dışın iyileşsin yorgunluğun dinlensin yüreğim solsun. Bazılarına göre, (مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ) ün sıfatı değil, ikinci bir haber yerinde ve soğuk içecek mânâsındadır. Bunlar biri sıcak biri soğuk iki memba çıkmış, sıcağıyla yıkanmış soğuğunu içmiş olduğunu söylemişlerdir. Fakat âyetin zahiri birincisidir.

 

Şer-i cezâ ve yeminlerde bu Eyyûb Aleyhisselâmın bu yeminler de ne diyor; “Eyyûb Aleyhisselâmın ruhsatı adıyla bâki kalmıştır.” Şer’i cezâ ve yeminler de bu, “Eyyûb ruhsatı adıyla bâki kalmıştır.” Eli altında bir cemaat kurulması gerektiğini de anlatmış bulunuyor ki tabii Hakk’a hakîkate bağlı olarak. Cenab-ı Mevlâ lütfu keremiyle muamele eğlediği kullarından eylesin.

 

Dakika 10:04:44

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Visited 44 times, 1 visits today)
{"message":{"type":8,"message":"Undefined variable: show_right_meta","file":"\/home\/pwny9ik9\/public_html\/wp-content\/plugins\/cactus-video\/video-hook-functions.php","line":1155},"error":1}