fıkhı-ekber-ders-20-01

20- Ders 20 Fıkhı Ekber hayat veren hayatveren

In this video

FIKH-I EKBER DERS 20   

Bismillahizişan azimü sultan şedidül bürhan kaviyyül erkan maşaaalhukan euzubillahimin külli şeytan insin ve can

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Kıymetli efendiler, sevgili izleyenler, Fıkh-ı Ekber’le ilgili keşif notlarımız devam etmektedir. Fıkh-ı Ekber biliyorsunuz İmâm-ı Âzam’ın, Yüce İslâm’ın amentüsünü ilmi delillerle, bu ilmi deryasıyla Kur’an-ı Kerim’e, sünnete ve icmaya dayalı olarak bu gerçekleri dünyaya açıklamış. Biz de Şanlı Kur’an’ın ruhuna, Yüce İslâm’ın özüne, her şeyine uygun bulup takdir ettiğimiz için Fıkh-ı Ekber bütün dünyanın, insanlığın amentüsünü, onun ilmini ortaya koymaktadır. Bu nedenle bu kitabın sizlere keşif notlarını vermekle insanlığın tümüne, ümmet-i Muhammed’e en iyi hizmeti Allah rızası için verdiğimize inanıyoruz. Çünkü doğru ilim, doğru bilgi olmadan doğru iman olmaz. Tevrat’ı tahrif eden, İncil’i yanlış anlayan, tahrif edenlerin Kur’an-ı Kerim’i yanlış anlayan tahrif etme şansları yok, Kur’an-ı Kerim ebedi bozulmayacak ama doğru anlayamayanların bugün ehl-i sünnet inancının dışında kaldıklarını görmekteyiz. İslâmı, Hz. Muhammed’in anlayıp ashaplarına anlattığı gibi ve o yolu İslam âlimleri devam ettirerek geldiler Ümmet-i Muhammed’in yüksek âlimleri icma-i ümmet olarak. İşte bu ilmi delillere dayanarak İslâm’ın amentüsünü, ilmen onun keşif notlarını vermeye çalışıyoruz. Cenab-ı Hak imanları kâmil ve daim olan, tüm amelleri salih olan, tam ihlas ile Allah için insanlığın hayrına çalışan kullarından eylesin.

“Büyük günah işlemekle insanlar kâfir olmazlar”. İmâm-ı Âzam öyle diyor. Ve gerçek de budur. Günahsız insan olmaz. Eğer her günahkâra “kâfir” diyecekseniz dünyada mümin kalmaz. Bakın (rahmetüllahi aleyh ve aleyhim ecmaîn) ne diyor, o büyük allame-i cihan, cihanın en büyük hukukçusu, hukuk âlimi İmâm-ı Âzam, İslâm âlimi, dünyanın en büyük kâşifi ve dünyanın en büyük kâşiflerinden. Kur’an-ı Kerim’i bize keşfeden ve tâbiîn ve ashaptan ilhamını mükemmel alan, dünyanın en büyük filozoflarından birisidir. İslâm âlimleri, dünyayı aydınlatan, ruhlar üzerinde parlayan, güneş üzerinde güneş gibidirler. Ruhlar üzerine doğan ruhları aydınlatan aydınlıktır. İlmin aydınlığı. İnsanlığı aydınlatan zat-ı muhteremlerdir. Diyor ki İmâm-ı Âzam: “Ne kadar büyük olursa olsun helâl olduğuna inanmadıkça hiçbir Müslümanı işlediği herhangi bir günah sebebiyle tekfir etmeyiz”. Yani ona kâfir demeyiz, diyor. İman ismini onlardan yok etmeyiz.

Dakika 5:05

Günahkârdır ama yine mümindir, yine Müslüman’dır. Şimdi bakın. “Hiçbir Müslümana” diyor. Haram olan bir şeye “helâl” demedikçe bir kişi günah işlemekle kâfir olmaz. Ama haram olduğu kesin belliyse, ona da “helâl” diyorsa kâfirdir. Bakın olayları doğru anlayalım. Ne kadar günahkâr olursa olsun harama helâl demedikçe efendim tekfir etmeyiz, diyor bak İmâm-ı Âzam. Hâricîler ise günahkâr olanlara “kâfir” diyorlar. Bakın Hâricîler burada yine İslâm’ın, ehl-i sünnetin dışında kalmışlardır ve birçok sahabenin en kıymetli şahsiyetlerine bile bunlar bu alçakça sıfatı yakıştırmaya çalışmışlardır. Mûtezile taifesi ise büyük günah irtikâb edenlerin imandan çıkacağına fakat kâfir de olmayacağına inanmaktadırlar. Bakın, Mûtezile de gerçeği bulamamıştır. Dolayısıyla küfür ile iman arasında bir mertebe, bunlar da böyle bir görüşe saplanmışlardır Mûtezile taifesi. Onlar da diyorlar ki: “Büyük günah işleyen ne mümindir ne kâfirdir”. Efendim aynı zamanda böyle diyorlar hem de bir müminin ebediyen cehennemde kalacağına da inanmaktadırlar. Bunların görüşleri ehl-i sünnete uymuyor ve doğru da değil. Efendiler, hiçbir harama helâl demedikçe, ilahi emirleri, kesin olan ilahi emirleri inkâr ve tekzip etmedikçe İslâm’ın iman edilmesi gereken bütün değerlerini, kalbi tasdik eden, dili ikrar eden bunun yanında günahları olan insanlara “kâfir” denmez.

“Günahkâr kimse de gerçek mümindir”. Bak İmâm-ı Âzam diyor. Öyle diyor. “Günahkâr kimse de gerçek mümindir”. Bir büyük günah işleyen kimseye gerçekten mümin deriz. Bir kimsenin kâfir olmaksızın fasık bir mümin olması durumudur bu. Yani bir kimsenin kâfir olmaksızın ağır günahkâr, fasık bir mümin olması olayıdır. Ve bu insan için bu mümkündür ve caizdir. Çünkü günahsız insan olmaz. İman, peygamberler hariç tabii Allah hıfzında, himayesinde olanlar hariç günahsız insan olmaz. Bu günahlar büyük günahlar da olur küçük günahlar da olur. İman dil ile ikrar, kalp ile tasdikten ibarettir. Bir insanda eğer bu gerçek tasdik var ve diliyle de ikrarıb varsa bu kişi günahlı, günahsız, büyük-küçük günahkâr olmakla una kâfir denmez. Bu günahkâr olanlar fasık müminler, fasık Müslümanlardır. Yine mümindir, yine Müslümanlardır ama fasıktır. Günahkâr olmasından dolayı. Ama bunlara kâfir denemez. Hâricîlerle, Mûtezile’ye göre ise amel imanın bir parçası yahut yarısıdır, derler.

Dakika 10:00

Ehl-i sünnet inancında ise amel-i salih farzdır, imanın kemâlindendir. Fakat amel, imandan cüz ve kül değildir. İman kalbin tasdikidir, dilin ikrarıdır. Fakat ameller ise işlediğimiz, Allah’ın “yap” dediği emirlerdir. Bunları inkâr etmeden tasdik ederek bütün emirleri insanlar yapanlar vardır. Tembelliğinden, gafletinden yapmayanlar vardır. Yapmayanlar asi günahkârdırlar ama kâfir denmez.

Vasil bin Atâ, Hasan-i Basri’nin talebelerinden idi. Bu konuda büyük günah işleyenin ne mümindir ne de kâfir olmadığını kabul ediyor bu Atâ denilen yani Hasan-i Basri’nin talebesi olan kişi. Buna Vasil bin Atâ deniyor. Bu kişi büyük günah işleyenin ne mümin ne de kafir olmadığını kabul ediyor ve Hasan-i Basri’nin görüşlerine karşı çıkıyor. Hasan-i Basri buna “Vasıl bizden ayrıldı”dedi. Efendim işte bu sebeple Vasil bin Atâ’nın düşüncesini takıp edenlere Mûtezile adı verildi. Yani ehl-i sünnetten ayrılanlar demektir. Sevap vermek, isyan edene azap etmek, Allah-u Teâlâ üzerine vaciptir dediklerinden ve Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarından nefyettiklerinden kendilerine adalet sahibi, tevhid-i ehli adını takmışlardır. Sonradan onlar kelâm ilminde ileri giderek bakın felsefecilerin eteklerine yapışık olmuşlardır. Birçok meselelerde felsefecilerin eteklerine yapışık olmuşlardır ki Kur’an-ı Kerim’in olduğu yerde, nasın olduğu yerde bir defa bir insanın nas dışına, Kur’an, sünnet dışına çıkması zaten orada ehl-i sünnetten ayrılıyor ve ilahi nasların dışına çıkıyor. Ebû Hasan el-Eş’âri hocası Ebû Alî el-Cübbâî’ye şu soruyu soruncaya kadar devam etmiştir. Eş’âri de bunların içindeydi ama sonradan ayrıldı. Eş’âri’nin ayrılmasından bak sebeplerinden biri şudur: “Üç kardeş hakkında ne dersin? Biri Allah’a itaat ederek öldü, diğeri isyan ederek öldü, üçüncüsü de küçükken öldü”. Eş’ârî’nin bu sorusuna karşılık Ebû Ali el-Cübbâî şöyle cevap vermiştir, daha doğrusu yanlış cevap vermiştir ki birincisi şu: “Cennetle mükâfatlandırılır”. Yani birincisi. Kimdi o birincisi? Efendim, biri Allah’a itaat ederek öldü. Yani bu cennetle mükafatlandırılır. İkincisi ne yapmıştı? İsyan ederek öldü. Onun için de diyor ki yani “İkincisi cehennem ateşiyle azap edilir”. Üçüncüsü kimdi? Bu da küçükken yani küçük yaştayken ölen. Bak, üçüncüsü için de ne diyor: “Sevap da alamaz, azap da” diyor. Bakın, Mûtezile’nin ileri gelenlerinden Ebû Ali el-Cübbâî diyor. Şimdi bu cevap üzerine Eş’ârî yine sorusunu sormaya devam etti:

Dakika 15:02

Dedi ki Eş’ârî: “Eğer üçüncüsü yani o küçükken ölen Allah-u Teâlâ’ya karşı “Ya Rabbi! Beni neden küçükken öldürdün de büyütmedin. Sana iman edip itaat ederdim, ben de cennete girerdim” derse Allah-u Teâlâ ne cevap verecek?” dedi Eş’ârî Cübbâî’ye. Cübbâî bakın burada da yanlış cevap verdi yine. Cübbâî şöyle dedi: “Allah ona şöyle cevap verir: Ey, kulum! Ben biliyorum ki sen büyüseydin bana isyan edecektin dolayısıyla cehenneme girecektin. Senin için faydalı olan küçükken ölmendi”. Eş’ârî yine sordu bak: “İkincisi” yani o isyan ederek ölen, cehenneme gider dediği kişi için “İkincisi eğer derse ki: “Ya Rabbi! Niçin beni de küçükken öldürmedin ki sana asi olmasaydım dolayısıyla cehenneme girmeseydim”. Allah Teâlâ ne cevap verir, dedi Eş’ârî yine Cübbâî’ye. İşte kıymetliler, ehl-i sünnet daima doğru üzerindedir. Bakın, bu soruya yine doğru cevap veremedi Cübbâî. Cübbâî üçüncü soru karşısında da mars oldu, bir cevap veremedi. Bundan sonra İmam-ı Ebûl Hasan el Eş’ârî hocası Cübbâî’nin mezhebini terk ederek kendisi ve ona uyanlarla birlikte Mûtezile’nin görüşlerini iptal etmek için elinden geleni yaptı. İşte İslâm âlimleri de bu ilim dalında şeriatla çatışan noktalarda felsefecileri ve tabiatçı filozofları, onların yanlışlarını reddetmekle meşgul oldular. Onlardan biri de Eş’ârî’dir.  Ders 18.4 17:42 Hanefiler şöyle inanırlar; iman Allah ve Resulün Allah tarafından getirdiği hükümleri topluca bilmek ve ikrar etmekten ibarettir. Evet kıymetli efendiler, aslında ehl-i sünnetin, Hanefilerin imanı, nasıl inandığı, bu kitabı baştan beri izah etmekteyiz. Ne yazık ki Hanefilerin inancını bazı kitaplara yanlış not edenler olmuş, doğru anlayamamışlardır. Fıkh-ı Ekber’e bakıyorsunuz gerçekler ortada. Fakat birçok âlimlerin kitaplarına bakıyorsunuz ki Hanefiler hakkında yanlış not düşmüşler oralara. Bu Abdulkadir Geylani’nin kitabına dair böyle bir not geçilmiş. Kim tarafından, niçin yapıldı artık orasını Mevla’ya bırakıyoruz. Ehl-i sünnetçe tercih edilen görüş şöyle bir bak: “İman ikrar ve tasdikten ibarettir”. İmâm-ı Âzam böyle diyor. İkrarla birlikte delilden doğan bilgi böyle değildir. Muhakkak delile dayanan bilgi ittifakla imandır. Sadece bilgiyle yetinip ikrar etmemek yahut ikrar ile yetinip bilmemekse ihtilaf konusudur. Sonra kötülenen bi’dat ehli Mürcie taifesi Kaderiyye mezhebine mensup değildir. Belki onlar ayn bir taifedirler. Küfürle birlikte itaat fayda vermediği gibi imanla beraber günah da kişiyi kâfir yapmaz.

Dakika 20:00

Efendim, bunların bu görüşüne göre “Büyük günahtan ötürü azap edilmez” diyen şimdi bazı ehl-i sünnetin dışında bâtıl mezhepler vardır. İşte Fıkh-ı Ekber de o bâtıl mezheplerin görüşlerini bir bir reddetmektedir. Mûtezile, İmâm-ı Âzam’a muhalif düşünüyor. Onlar büyük günahtan dolayı Allah’ın azap etmesini adalet icabı diyerek Allah’a vacip kılıyorlar. Allah-u Teâlâ’yı icbar altındaymış gibi göstermeye çalışıyorlar. Allah-u Teâlâ’nın adaleti, dünyanın da affı yok mu, mağfireti yok mu? Allah’ın dilemesine yer bırakmıyorlar yani Allah’ın iradesini, affedeceğini, mağfiret edeceğini hiç düşünmüyorlar. Yine büyük yahut küçük günah işleyenleri imandan çıkarıyorlar. Mürcie’nin de mezhebi bakın o da başka bir sapıklığın içindedir. Balığın suda yaşadığı gibi bir hayat haline gelecektir diyorlar bakın Mürcie’nin. Diyorlar ki cehennem ehli cehennem ateşe girdikleri zaman balığın suda yaşadığı gibi bunlar da ateş içinde o şekilde bulunacaklar, ateşten azap duymayacaklar; ateş onlar için bir hayat haline gelecektir. Bakın bu da Mürcie’nin yanlış, sapık görüşüdür. Kur’an-ı Kerim’e de taban tabana zıttır. Hem de batıl bir görüştür. Fıkh-ı Ekber’in dünyaya öğrettiği gerçeklerden biri de tüm yanlışlara cevap veriyor, doğruyu ortaya koyuyor. Şimdi Fatır Suresi 37. ayet-i kerimede:

وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا رَبَّنَا أَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُم مَّا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَن تَذَكَّرَ وَجَاءكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ

“?????Onlara (inkâr edenlere de) cehennem ateşi var. Öldürülmezler ki ölsünler, cehennem azabı da onlara biraz olsun hafifletilmez. İşte her nankörü böyle cezalandırırız”. Cenab-ı Hak böyle diyor. Bak Mürcie nasıl sapıkça ortaya fikirler atıyor. Kur’an-ı Kerim’e zıt hareket ederek bir defa inanç, inanç olmaz. Yine Cenab-ı Hak Nisa Suresinin 56. ayetinde:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِآيَاتِنَا سَوْفَ نُصْلِيهِمْ نَارًا كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُواْ الْعَذَابَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَزِيزًا حَكِيمًا

“Şüphesiz ki ayetlerimizi inkâr eden inkârcıları yarın ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı duysunlar diye kendilerine değiştirerek başka deriler vereceğiz.” buyurmaktadır. Azabı fazla duysunlar diye.

فَذُوقُوا فَلَن نَّزِيدَكُمْ إِلَّا عَذَابًا

Bak bu da Nebe Suresinin 30. ayet-i kerimesidir. O kâfirlere şöyle denilir: “Şimdi tadın, artık size azap arttırmaktan başka bir şey yapmayacağız”. Mürcie’yi bu ayetler ve emsali nice ayetler reddediyor. İşte İmâm-ı Âzam burada Kur’an’ı, şanlı Kur’an ile sünnet ve icma ile yanlışları reddediyor İslâm’ın amentüsünü, ehl-i sünnet inancını da delillerle ortaya koyuyor. Mürcie, cehennemin bir gün kapanacağını söylemektedirler ki bunlar halis, muhlis Mürcie taifesidir. Ehl-i sünnetin dışında sapık bir mezheptir.

Dakika 25:00

İmâm-ı Âzam yine şöyle buyururlar: Meshler üzerine mesh etmek sünnettir. Ramazan-ı Şerif ayında teravih namazı kılmak sünnettir. İşte “Ve erculekum ilâl ka’beyn-Ayaklarınızı Ka’b kemiklerinize kadar yıkayın topuklarla beraber. “Ercul” kelimesi yedi imama göre de nasb ile okunmuştur. Ama içinden bakın bu kadar hem sahih sünnet varken hem de yedi kıraat imamına göre böyle okunduğu halde başka kıraat şekli de vardır. Hz. Ömer teravih namazı hakkında bakın “Ne güzeldir.” demiştir. Onu cemaatle kılmışlar, yirmi rekât kılmışlar ve “Ne güzeldir.” demiş. Şimdi ne güzel bir iş olduğu manasındadır. Yani bid’at-i hasene gibi göstermeye çalışılmıştır ama bid’at olması için aslının dinde olmaması gerekir. Bir şeyin aslı dinde varsa o bid’at değildir. “Benim sünnetime de raşit halifelerin sünnetine uyun” diye de peygamberimizden rivayet vardır. Şimdi kıymetliler, bunu da İmâm-ı Âzam buraya niçin almış derseniz mestler üzerine meshi ve teravih namazını. Bunlar mütevatir derecesine yakın haberlerdir. Bunlar inkâr edilemez. İmâm-ı Âzam buraya da işaret etmiştir. Mütevatir haberlerin inkârı kişiyi küfre getirme tehlikesi vardır. Fasık’ın Arkasında Namaz Kılmak

Müminlerden Allah’a itaat eden ve etmeyen (yani mümin diyor dikkat et ama günahkâr) herkesin arkasında namaz kılmak caizdir. Şimdi namaz kılmanın günahkâr arkasında da caiz olması ayrı şey, bir de faziletler ayrı şey. Bunları da asgari ve ekseri olarak iyi kavramak lâzım. Burada asgari söylüyor İmâm-ı Âzam. “Sallû halfe külle birrin ve fâcirin-Allah’a itaat eden ve günahkâr olan her müminin arkasında namaz kılın”. Bu haber Camiu’s Sağir’de, Beyhaki’den de rivayet edilmiştir. Cemaatle ve cuma namazı kılmayı terk eden kişi ilim adamların çoğuna göre bid’at ehlidir. Dikkat et buraya. Şimdi cemaatle ve cuma namazı kılmayı terk eden kişi ilim adamların çoğunluğuna göre bid’at ehlidir. İbn-i Mesut ve diğer sahabeler içki içmesine rağmen burada birisinin arkasında, Velîd bin Ukbe bin Ebî Muît’in arkasında namaz kılmışlardır. Bu, o an için orada mecburiyet karşısında kalınmıştır. Yoksa bu devamlı onun arkasında bunlar bu namazı kılmaları faziletlidir diye bir fetva yok. Sadece o an caiz olduğu için ama çünkü o Velîd’in kâfir değil, günahkâr bir kişi olduğu. Fakat faziletli insanların arkasında namaz kılmak ise ehl-i takvanın, ilim ehlinin bu da peygamberin arkasında namaz kılmak gibi faziletlidir. Bunlar da tavsiye edilmiştir.

Dakika 30:05

Şimdi İslâm dininin akaid yönüyle, amel yönüyle, asgari caiz olanla, en faziletli olanları da iyi kavramak gerekiyor. İmâm-ı Âzam burada en asgariyi de ortaya koymuştur. Evet kıymetliler “Önce geçe ilk Müslümanlar bunlar dereceleri en yüksek olanlardır. Bunlar naîm cennetindedirler”. Münafıklar ve kötüler ise bakın şimdi Allah bunları sevmez. Şimdi, münafıklar ve kötüler ise sevmezler. Kimi? Faziletli insanları münafıklar sevmez ve kötü insanlar sevmez. Şimdi Ebû Bekir’i sevmeyenler, Ömer, Osman, Ali’yi sevmeyenler bunlar ya münafıktır ya çok kötü insanlardır. Yine mesh etmeyi inkâr edenler bunların da küfründen korkulur, denmiştir. Çünkü tevatür etmiş hadislere yakındır. Mana yönünden mütevatirdir. Şimdi dolayısıyla İmâm-ı Âzam bunlara da gereken itinayı göstererek ümmet-i Muhammed’i uyarmaktadır. Yanlış yoldakine “Doğruya gel” diyor. Doğrudakine de “Kıymetini bil Allah’a şükret” diyor. Evet “Seferde namazı kasr etmek (yani kısaltmak, dört rekâtlı farzları iki rekâtla kılmak) Allah’ın size verdiği bir sadakadır. Allah’ın sadakasını kabul edin”. Şimdi bu haber Müslim-i Şerif’ten rivayet edilen bir hadis-i şeriftir. Şimdi İmâm-ı Âzam bir insan seferiye ise Hanefi mezhebinde namazını iki kılar. Ona artık dört rekât değil iki rekât farzdır. Hanefi ekolündeki müctehidlerin Kur’an-ı Kerim’den anladıkları budur.

Yine imanla ölen cehennemde ebedi kalmayacaktır. İşte ehl-i sünnetin inancından biri de budur. Bir insan günahkâr ama iman ile ölmüş, mümin olarak ölmüş ama günahkâr. Bu konuda bakın İmâm-ı Âzam ne diyor: Zarar vermez demiyoruz. Günahlar çok zararlıdır. İşlediği günah sebebiyle cehennem ateşine girmez demiyoruz. Her günah kişiyi Cehenneme götürür. Yani işlediği günah sebebiyle cehennem ateşine girmez, demiyoruz; fasık da olsa dünyadan mümin olarak çıktıktan sonra cehennemde ebediyen kalacak da demiyoruz. Bak, günahkâr mümin imanla öldüyse cehennemde ebedi kalmayacak, diyor. Ebedi kalacak demiyoruz. Eğer affa uğramazsa günahın cezasını çeker, çıkar. Affa uğrarsa artık o Allah’ın bileceği iştir, Allah’ın iradesine kalmıştır. Allah ne dilerse onu yapar, ama affeder ama günahkârların cezasını çektirir veya şefaate uğrar veya uğratılmaz, orasını Allah bilir. Mürcie, Melâhide ve İbahiye taifesi ise müminin işlediği günah sebebiyle cehenneme gitmeyeceğini söylüyorlar. Bunlar batıl mezhepler.

Dakika 35:05

Şimdi Allah-u Teâlâ zaten vaadi icabı tövbe edildikten sonra şirki de diğer günahları da mağfiret eder. Şirke af yoktur, illa şirkten tövbe etmesi gerekiyor, tevhid imanına gelmesi gerekir. O zaman müşrik de şirkten kurtulur ve o zaman affa uğrar. Mûtezile ise ehl-i sünnetin bu görüşüne karşı çıkarak kötüye azap etmek, itaat edene sevap vermek ve tövbeleri kabul etmek Allah Teâlâ üzerine vaciptir, diyorlar. Allah’ı kimse bir konuda mecbur edemez. Allah lütfunun, kereminin gereğini de lütfundan, kereminden dolayı, adaletini de adaletinden dolayı yapar. Yoksa Allah’ı kimse bir şeye mecbur edemez. Mûtezile burada da yanlış bir görüş beyan etmiştir. Putlara secde etmek, Mushaf’ı kötü ortam içine atmak, küfür kelimesini telaffuz etmek gibi. İşte bunlar kişiyi küfre getirir. Şüphe ve inkâr tahakkuk etmedikçe, imanın yalnız dil ile ikrar ve kalp ile tasdikten ibaret olduğu gerekçesiyle dili ile ikrar edip kalbiyle tasdik edenin küfür işleri ve küfür sözlerinden bazıları ile kafir sayılmayacağı yolundaki inanç reddedilmiştir. Şimdi Allah Teâlâ kulundan tövbesini kabul eden ve kötülüklerini affedendir. Bazı günahların inkâr emaresi olduğu şeri delillerle de bilinmektedir. Şimdi biraz önce saydığımız mesela bir adam puta secde etse hem de “Müslümanım” diyerek bu kişi, puta secde eden kişi kâfir olur. Yine Kur’an-ı Kerim’i pis ortama atsa yine kâfir olur. Bunlar küfür kelimesini telaffuz etmek gibidir, denmiştir. Şeri delillerle küfür olduğu gibi sabit olan sözlerde olduğu gibi şüphe ve inkâr tahakkuk etmedikçe. İmanın yalnız dil ile ikrar ve kalp ile tasdikten ibaret olduğu gerekçesiyle diliyle ikrar edip kalbiyle tasdik edenin küfür işleri ve küfür sözlerinden bazıları ile kafir sayılmayacağı yolundaki inanç reddedilmiştir. İşte izah edildiği gibi hem tasdik ediyor hem tasdike aykırı hareket ediyor hem ikrar ediyor hem ikrara aykırı hareket ediyor. Bunun için de hem “Ben yalnız Allah’a kulluk ederim” diyor, hem putlara secde ediyor. Burada gerçek tasdik olmadığı için küfre girer. Mûtezile’nin büyük günah işleyenin fasık olduğunda ihtilaf ettikten sonra mümin, kafir yahut münafık olduğu hususta ihtilafa düşmüşlerdir. Ehl-i sünnete göre mümindir, Hâricîlere göre fasıktır, Hasan el Basrî’ye göre de münafıktır. Yine iki menzile arasında bir menzile ortaya çıkarmışlardır. Bunlar da Mûtezile’nin görüşü ki bu düşüncede batıldır. Mûtezile ile Hâricîler, bunların görüşlerine itibar edilmez, edilmemiştir.

Dakika 40:00

Evet kıymetliler, Fıkh-ı Ekber’den keşif notları vermeye devam ediyoruz. Müminin ameli zail olmaz. Şimdi Mümin, Müslüman’ın tasdiki ve ikrarı yani iman olduğu müddetçe amelleri zail olmaz. Yalnız günahları çoğalırsa o günahların, sevaplara ve insana, mümine büyük zararları vardır. Müminin ameli zail olmaz. Bakın İmâm-ı Âzam ne diyor: “Mürcie taifesinin söylediği gibi demiyoruz ki yaptığımız iyilikler kabul edilmiştir, kötülükler de affedilmiştir. Buralarını Rabbimiz bilir”. Mürcie böyle diyor. “Buralarını Rabbimiz bilir”. “Ancak biz şunu söylüyoruz: Mesele uzun bir şekilde açıklanmıştır. Yani mesele uzun bir şekilde açıklanmıştır. Şartlarına uygun bir şekilde açık ayıplardan ve gizli kusurlardan uzak kalarak kim iyi bir amel işlerse ve dünyadan çıkıncaya kadar yaptığı bu ameli iptal etmezse”. Dikkat et güzel amel zahir olmaz ama bunu iptal edecek bir kötü durumu olmayacak. Bak iptal etmezse. “Allah Teâlâ onun bu amelini zayi etmez”. Yani Allah zayi etmez, kul kendi kötü zayi edecek bir şey yapmamak şartıyla Allah zayi etmiyor. “belki fazl-ı keremiyle bu ameli kabul edip mükafatlandırır. Allah’a eş koşmaktan başka mümin olarak fakat tövbe edemeden öldüğü kötülükleri ise”. Bak kötülüğüyle ölmüş tövbe etmeden. “Allah-u Teâlâ’nın dileğindedir. İsterse affeder, dilerse azap eder”. Bak burayı da İmâm-ı Âzam böyle izah ediyor. “Fakat ebedi olarak cehennem ateşinde bırakmaz”. Mümin oldukça ebedi ateşte kalmaz, diyor. “Herhangi bir amelde gösteriş” Buralara dikkat etsin Müslümanlar. Bak “Herhangi bir amelde gösteriş yahut yaptığı işte kendini beğenmek gibi haller vuku bulursa o amelin mükafatını Allah iptal eder” demiş. Neymiş o da? Gösteriş yani riyakarlık ve yahut yaptığı işte kendini beğenmek gibi haller vuku bulursa o amelin mükafatını iptal eder. Şimdi amellerin sevabını iptal eden haller: Küfür, kendini beğenme ve gösteriş gibi hallerdir. Bu konularda Allah Teâlâ (celle celaluhu) şöyle buyuruyor Maide Suresi 5. ayet-i kerimede:

الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حِلٌّ لَّكُمْ وَطَعَامُكُمْ حِلُّ لَّهُمْ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ وَلاَ مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ وَمَن يَكْفُرْ بِالإِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

“Kim imanı inkâr ederse yaptığı bütün ameller boşa gider”. Bak, imanı inkâr ederse diyor. Buraları iyi anlamak lâzım.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَأَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًا لاَّ يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِّمَّا كَسَبُواْ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

“Ey iman edenler! Sadakalarınızı, insanlara gösteriş için malını harcayan, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kimse gibi başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın”. (Bakara Suresi 264. ayet). Bak bu ayet-i kerime de “Ey iman edenler!” diyor. İmanlıların bakın amelleri nasıl zahir oluyormuş. Sadakalarınızı insanlara gösteriş için malını harcayanlar gibi yapmayın. Yani eğer gösteriş yaparsanız amelleriniz mahvolur, diyor.

Dakika 45:05

Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kimse gibi başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın. Eğer kişi ahirete inanmayan kimse gibi başa kakarsa yaptığı iyilikleri, ameli zahir olur. Eziyet ederse iyilik yaptığı adama, eziyet ediyor, başına kakıyor işte “Gözüne, dizine dursun. Sana şu iyilikleri yaptım” falan filan gibi. İyilik yaptığı insanlara ediyorsa bunlar onun amelini zahir eder, mahveder. Çünkü ameller Allah için yapılır sadece. Amelde ihlas budur. Gösteriş için, başa kakmak için, riyakârlık için amel işlenmez. İşlenirse ameller yok olur. İşte İmâm-ı Âzam buralara çok güzel değinmiş, dünya, insanlık âleminin imanı iman olması için, amellerin zahir olmaması, mahvolmaması için İmâm-ı Âzam dünyayı Şanlı Kur’an, Nurlu İslâm ile uyarıyor. Sevgili dostlar, “gizli olarak eş koşmaksa, başkalarına işittirmek”. Bakın şimdi bir adam ibadet yapmış, başkaları duysun diye onu başkalarına işittirmeye çalışıyor. “Gösteriş yapmak ve beğendirmek için yapılan taat ve ibadetlerdir”. İşte gizli şirk olarak tarif edilmektedir.

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا

“Kim Rabbine kavuşmak isterse iyi amel işlesin ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin”. Allah için yapılan işlere başka şey katiyen karışmamalıdır. Bu ayet-i kerime Kehf Suresinin son ayetidir. Yine Rabbimiz “Allah için yaptığı bir amelde her kim Allah’tan başkasını ortak ederse sevabını Allah’tan başkasından istesin. Zira Allah ziyadesiyle ortaktan beridir”. Bu da bir Peygamberimizden gelen bir haberdir. Ders 48:06 24.4 “İçinde zerre kadar gösteriş bulunan bir ameli Allah Teâlâ kabul etmez” demiştir. Bu da Peygamberimizden gelen bir haberdir. Gösteriş ve kendi işini beğenme bunlar amelleri perişan eder. Onun kabul edecek, makbul olarak Allah katında beğenilecek tarafı Allah’a aittir. Allah beğenirse amelin geçerlidir. Yoksa senin beğenmen değil sadece senin Allah emirlerine uygun olması için gayret etmen, şeriatın ölçülerine uymak için gayretin lâzım. Bu senin kulluk görevin. Kendini beğenme hakkın, şansın yok ki. Allah kabul ederse makbuldür yoksa olmaz. “Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderirler”. ‘إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ buyurmuştur Rabbimiz. “Benim rahmetim gazabımı geçmiştir”. Yine Rabbimiz bakın burada da bir haberdir. Yine “Beş şey vardır ki oruçlunun orucunu bozar (yani sevabını yok eder). Biri dedikodu, diğeri yalan, yalancılık, yalan konuşmak, üçüncüsü söz gezdirmek (nemamlık, nemmazlık, gammazlık gibi), dördüncüsü yalan yere yemin etmek, beşinci ise şehvetle namahreme bakmaktır”.

Dakika 50:15

Bakın orucun kemâlini ve cemalini bozar demektir. Yani oruçta sevap bırakmıyor bunlar. Onun için sevaplar gidince geriye ne kalacağına dikkat et. Kötü ahlakı riyasından (gösterişinden) ve kendinin beğenmesinden ileri geliyorsa bütün ameller yok eder. Dikkat et. Kötü ahlak kişinin riyakarlığından yani gösteriş yapmasından ve kendini beğenmesinden ileri geliyorsa bütün amelleri yok eder. Amelleri zahir etmiyor Cenab-ı Hak ama kul amelini zahir edecek bir iş de yapmaması lâzım. Mûtezile ile bid’at ehlinin efendim muhalif oluşuna itibar edilmez.

Şimdi peygamberlerde mucize vardır ve haktır; evliyalarda keramet vardır, bu da haktır. Peygamberler için mucizeler veli kullar için de kerametler haktır. Ehl-i sünnet bu inançtadır. Evliyada keramet vardır, peygamber de mucize vardır. Mûtezile ve emsali olanların bunları inkâr edenler bulunmuşlardır ama onların görüşlerine itibar edilmemiştir. Şimdi evliya kimdir dersen mümkün olduğu ölçüde taatlara, Allah’a itaate devam eden kişidir. Hz. Ömer’in mektubu ile Nil Nehrinin taşması mesela Nil Nehri, Hz. Ömer “Bir mektubumu götürün Nil Nehrine atın.” demiştir ve o mektup Nil Nehrine atılınca nehir coşmuştur. Bu, Yüce Allah’ın Ömer’in şahsında ona bir kerameti, lütfetmesidir. Medine’de minber üzerindeyken Nihavend denilen yerde askerlerini Hz. Ömer’in Medine’den görmesi. Taa, Nihavend nerede? Anadolu’da Bizanslılarla İslâm orduları savaşırken Medine’den Anadolu’yu görüyor Hz. Ömer ve İslâm ordusunun kumandanına: “Ya Sâriye, dağdan sakın diyerek onu dağın arkasındaki düşmanın hücumundan sakındırması ve orada bulunan Sâriye’nin mesafe uzak olmasına rağmen Hz. Ömer’in bu sesini işitmesi. Halit bin Velid’in zehri içtiği halde bundan bir zarar görmemesi gibi Müslümanlarda sayamayacağımız kadar nice kerametler zuhur etmiştir ve etmektedir. Onun için kıymetliler keramet haktır, mucize haktır. Efendim, buna da dikkat etmek gereklidir. Şimdi keramet konusunda da bakın Ebû Ali el-Cüzcâni gibi büyük mutasavvıflar ne diyorlar: “Sen Allah yolunda doğruluğu ve istikameti iste, keramet arama. Zira seni nefsin keramet aramaya zorlar, Rabbin ise senden istikamet ister”. Eğer istikamet üzere olursan artık yaşantın tamamen keramet olur.

Dakika 55:0

Keramet aramaya kalkarsan bu nefsinden ileri gelir. Mümin, Müslüman keramet için çalışmaz. İstikamet üzere olur, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışır. Kerametler senin elinde değildir. Allah’ın dilemesi ile olur. Kuluna o bir lütfudur, keremidir. Ümmet-i Muhammed’e nice kerametler zuhur etmiştir. Onun için her müminde, Müslüman’da keramet vardır. Az veya çok herkeste vardır. Kul bunu bilir veya bilmez. Zühd ve takva hakkında azmi kuvvetlendirmek ve nefsani arzuları çağıran sebeplerden uzaklaşmaktır. Davasında sadık kişinin yolu nefsi için istikamet istemesidir. Nefsini Allah’ın yolunda dosdoğru Allah’a itaat ettir. İstikamet üzere ol. Eğer nefsini istikamet üzere Allah’ın emirlerine, İslâm şeriatına bağlıyor, ona itaat ettiriyorsan işte o zaman keramet kapıları açılır. Sen görürsün veya görmezsin, bilirsin veya bilmezsin. Senin görevin keramet istemek değil. İstikamet üzere Allah’ın rızasını kazanmak, Allah’ın emri istikametinde dosdoğru çalışmandır. Şeriata ait işlerle ilgili bilginin insana açılması, olacak işler hakkındaki bilginin insana açılmasından daha hayırlıdır. Eğer sana şeriatın ilimleri nasip olmuşsa veya oluyorsa keramet kapıları açılmıştır. En büyük keramet şeriat üzere olmasıdır. Şimdi şeriat bilgisinin olmaması dine zarar verir. Dinin zarar gördüğü müddetçe sende kerametler değil tehlikeler zuhur eder. “Müminin bakışından sakının. Zira o Allah’ın nuruyla bakar”. İşte keramet alametlerden biri de budur. Tirmîzî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerif.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِّلْمُتَوَسِّمِينَ

“Elbette bunda keskin anlayışlar için alâmetler vardır”. Bu da Hicr Suresi 75. ayet-i kerime. İmana taalluk eden efendim feraset bunun sebebi nurdur. Bakış keskindir, anlayış daha da keskindir. Efendim “Bir şeye muttali olması ve gaybı görmesidir. Bu ise imanın makamlarından bir makamdır”. Ferasetin ikincisi, riyazet yoluyla elde edilen ferasettir. O da açlık ve uykusuzlukla ve halvetle elde edilir. Bunu papazlar da yapabilir ve başkaları da yapabilir. Ama esas keramet İslami emirlere sıkı sıkıya bağlanmakla olur ve o yolda cihat etmekle olur. Feraset ve keşif kuvveti elde eder. Az yemek, uykusuzluk gibi. Mümin ile kafir arasında bu durum müşterektir. Bu durum kâfir de de olabilir bunları yaptığı zaman. Ama bu durum kâfir için istidraçtır. Mümin için, imanı olan mümin için ancak keramet olabilir. Bu türlü feraset ne imana ne de veliliğe (yani evliyalığa) delalet etmez.

Dakika 1:00:05

Belki onların keşfi idarecilerin ve rüya tabircilerinin efendim doktorların ve benzerlerin keşfi gibi olur. Yani kerametle alakası olmaz. Yine diğeri yaratılıştan var olan ferasettir. Efendim bu tür ferasetler hakkında tabipler ve diğer âlimler birçok kitap yazmışlardır. Onlar yaratılışı, huy ve davranışlar hakkında delil kabul etmişlerdir. Zira yaratılış ile davranışlar arasında Allah’ın hikmetinin gerektirdiği hikmetler vardır. Bu başın adetten dışarıya çıkacak şekilde küçüklüğünü aklın küçüklüğüne, başın büyüklüğünü aklın fazlalığına, göğüs genişliğinin huyun genişliğine, göğsün darlığının huyun darlığına, efendim gözlerin donukluğunu ve bakışın zayıflığını sahibinin tembelliğine ve kalp sıcaklığının zayıflığına delalet eder gibi. Bunlar tecrübe ilgili yapılan yorumlardır. Bunlar da bir başka türlü derecede onlara göre bir bulgu veya bir beceridir. Fakat bunların hiçbirinin kerametle alakası yoktur.

Kâfirlerde görülen harikalar mucize değildir. Mesela imanlı olmayan, mümin olmayan insanlarda birçok harika görebilirsin. Bunlar da keramet değildir, mucize hiç değildir. Nedir bunlar? İstidraçtır. Şimdi hadislerde haber verildiği üzere hadis-i şeriflerde Firavun, İblis, Deccal gibi Allah düşmanlarında görünen harikalara mucize adını vermeyiz. Bunlar mucize değil. Firavun’un becerileri vardı. İblis şarkı, garbı dolaşır. Deccal da birçok harika gösterecektir. Bunlar Allah’ın düşmanlarında görülen harikalara mucize denmez. Bunlara ihtiyaçların giderilmesi ismini veririz ki bunlar istihraçtır. Keramet, mucize değildir. İblise yeryüzünde mesafe kat etme yetkisinin verilmesi, efendim şarkta-garpte görülmesi, vesvese vermesi gibi İblis’in becerileri vardır. Cenab-ı Hak bunları insanların imtihanı için böyle yapmıştır. Firavun da Nil Irmağına emreder, dilediği tarafa doğru akardı. Bakın ona da bu istidracı vermiş Cenab-ı Hak. Bu keramet değil, mucize değil, ama bakın ona bunları yaratıyor Cenab-ı Hak. Düşmanın isteklerini ne yapıyor? İhtiyaçlarını gidermek için en azılı düşmanlarına bile bazı istidraçlar veriyor. Mesela Firavun’un atının ayakları arzusuna göre uzayıp kısalırdı, deniyor. Deccal’in de bir insanı öldürüp, dirilteceği rivayet edilmektedir. Deccal’a ait bir harika istikbal ile ilgilidir. Bunun için Cenab-ı Hak en azılı İslâm düşmanlarına dahi fırsat vermiştir. Bunlar keramet, mucize değildir. Bunlara dikkat et.

Dakika 1:05:023

Bunlar o düşmanların helak olma sebepleridir. Zira Allah Teâlâ azaba sokmak için bazen düşmanlarının isteklerini yerine getirir. Dikkat et. Firavun, o kendi becerilerine aldandı ve helak oldu. İblis de ebedi helak içinde. Ve diğer istidraç içinde olanlar da böyledir. Buraya dikkat et. Bak İmâm-ı Âzam ne diyor: “Allah Teâlâ azaba sokmak için bazen düşmanlarının isteklerini yerine getirir”. Şimdi bazılarını yukarı kaldırıyor. O yükseliyorum, zannediyor. Aşağı atılıp helak edilecektir. Aşağı atıp perişan olması için kaldırıldı o yukarıya, yükselmesi için değil ki. Kaldırıp atmak insanların tam helakıdır ve Allah’ın kahrına, gazabına çarpılmasıdır. Şimdi çok nimet uzun süre verilir ki imansızlara çok nimetler verilebilir ve uzun müddetler de verilebilir. Bunlar bundan dolayı azarlar, kudurdular ve sonuçta helak olur giderler. Bunlar Allah’tan bir ihsan ve yaklaşmadır sanarak helake uğrarlar. Onlar kötülükte ilerledikçe ooo “Biz iyi insanız” zannederler. Kötülükte, azgınlıkta daha da ileri giderler ve tam helak olurlar. Onlara bu beceriler, harikalar tam bir helak sebebi olarak verilir. Onlara verilenler Allah’a yaklaşma değil, Allah’tan uzaklaşma, Allah’ın azabına, gazabına, hışmına çarpılmadır. İmansızlara verilen bütün harikalar sonuçta helak sebebidir. Allah-u Teâlâ’nın isyana devam eden kişiye istediği nimetleri verdiğini gördüğün zaman bu istidraçtır. Yani onu azaba ve helake sokmak içindir. Artık o helak olacaktır, azaba çarpılacaktır. Evet kıymetliler,

فَلَمَّا نَسُواْ مَا ذُكِّرُواْ بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ حَتَّى إِذَا فَرِحُواْ بِمَا أُوتُواْ أَخَذْنَاهُم بَغْتَةً فَإِذَا هُم مُّبْلِسُونَ

“Böylece ne zaman ki yapılan ihtarları unuttular, üzerlerine her türlü nimetin kapısını açtık”. Bakın Enam Suresi 44. ayet. İyi anla bu ayeti. “Ne zaman ki” diyor “yapılan ihtarları unuttular” Allah uyarıyor, onlar hiç aldırmıyor, unutuyor. Peygamberleri hiç yerine görüyor, uyarıları unutuyor. Unutuluyor, unuttular diyor.  “üzerlerine her türlü nimetin kapısını açtık” diyor. Bak, bu azgınlara Allah nimet veriyor. Sonuçta ne oluyor? Bunlar komple helak oluyor. Evet kıymetliler, bunlar imtihan etmek için idi. Bakın bu nimetler onların helakını hazırladı. İstidracın esas manası derece, derece yükseltmek ve alçaltmaktır. O yükseliyorum zannediyor, yükseltiyor derece derece ona imkânlar veriyor. O da şımardıkça şımarıyor, sonuçta helak ediliyor.

İnkârcıların elindeki harikalar isyan ve küfürlerini arttırır. İmansızlarda eğer harika varsa onların küfrü artıyor

Dakika 1:10:10

Ve isyanları artıyor. Neticede de hepsi Allah’ın kahrına çarpılıyor. Allah’ın düşmanları kendilerine verilen bu harikalar ve nimetler sebebiyle değişirler ve isyanlarını yahut küfürlerini arttırırlar. Bunların hepsi caiz ve mümkündür. Allah kime, ne yapacağını iyi biliyor. Nitekim İblis’in davasında durum böyle olmuştur. İblis, Allah-u Teâlâ’nın huzurundan kovulunca Allah kovdu İblis’i. Bak o zaman ne dedi: “Ya Rabbi!” dedi. “Bana kıyamete kadar mühlet ver” dedi. Allah-u Teâlâ da verdi. Bu da İblis için de istidraç ve cehennemin dibine doğru alçaldıkça alçalmak, azabın en şiddetlisine çarpıldıkça çarpılmak manasında İblis’in istekleri yerine geldi. İblis, sapıklık ehlinin başkanıdır, sapıkların başkanı, önderidir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ise hidayet ehlinin önderidir, lideridir, başkanıdır. Birincisi İblis celâl sıfatının tecellisidir. Allah azap edeceği insanlara, kime azap edecekse celâl sıfatıyla tecelli eder. Hz. Peygamber Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) ise Allah’ın cemâl sıfatının tecellisidir. Kemâl sıfatının nuru görülmesi için bunların her ikisi de nedir? Lâzımdır. “Bâtıl kendi halinde inkâr edilmez. Zira o, Allah’ın sıfatının yaratılmışlar aynasındaki tecellilerinden bazısıdır”. Ebû Medyen el-Mağribi böyle demiştir. Kimdir bu zat? Tasavvuf ehlinin ileri gelenlerindendir. Yine İmâm-ı Âzam’ın İblis ile Firavun’u bir arada zikretmesi şu hadis-i şerife dayanmaktadır: “Süddî’den rivayet edildiğine göre Cebrail Aleyhisselam, Resûlullaha (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: “Allah’ın kulları arasında buğz ettiğim kadar kimseye buğz etmedim. Bunların biri cinlerden diğeri de insanlardandır. Cinlerden olan İblis’tir. Âdem Aleyhisselam’a secde etmekten kaçtığı zaman ona buğz ettim. İnsanlardan olan Firavun’dur ki “Ben sizin en büyük Rabbinizim” dediği zaman ona buğz ettim” diyor Cebrail Aleyhisselam. Şimdi kıymetli efendiler Firavun iki yönden İblis’ten daha kötüdür. İblis çok kötüdür ama bazı zatlar da şöyle diyor, Firavun İblis’ten daha kötüdür, diyorlar. Birincisi İblis cinlerdendir. Firavun ise insan neslindendir, diyorlar. İkincisi İblis küçük gördüğü için Allah’tan başkasına secde etmek istememiştir. Firavun ise kendini büyük görerek ilahlık iddiasında bulunmuştur. Ne gariptir ki Şeytan, Allah’tan başkasına ibadet etmesi için insanoğluna vesvese verir, öğüt verir fakat kendine ibadet edilmesini öğütlemez. Fakat şu da unutulmamalıdır ki şeytanın sözünü tutmak şeytana tapmaktır. Çünkü

أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَن لَّا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ

Yasin-i Şerif’in içeriğine şöyle bir bak. “İblis Allah’ın ihsan makamında uzaklaştırılmıştır. Kovulmuş, terk edilmiştir”. (Yasin Suresi 60. ayet).

Dakika 1:15:28

İblis, Firavun’un sarayının kapısını çalmış. Bak. İblis, Firavun’un sarayının kapısını çalmış. Firavun “Kim o?” demiş. Şeytan gülerek şöyle cevap vermiş: “İlahlık iddia eden adam, çenesinin dibindeki kapısı önünde bulunan halkından ve kulluk erbabından birini tanımıyor” demiş bak Şeytan. Yani burada Firavun’ l dalga geçiyor. Ama burada ortaya bir de Firavun’un ne kadar alçakça hareketi de ortaya çıkıyor ve Şeytan ona ders veriyor.  Bazen harikalar, isteğin hilafına da cereyan ederek iddia sahibini alçaltır. Mesela Müseylemetül-Kezzeb (yalancı peygamberlerden birisi) peygamberlik iddia etmiş. Dünyanın en büyük yalancısı ve sahtekarıdır Müseylemetül-Kezzeb. “Ben peygamberim” diye çıkmış. Bir gözü kör olan birinin gözü açılması için dua et, demişler. O da dua ediyor, adamın öbür gözü de kör oluyor. Bakın, bazen de kafirin istediği yerine gelmiyor, tam tersi geliyor. Bil ki ilahlık iddia edenin elinde, isteğine uygun olarak harikanın meydana gelmesi caizdir fakat peygamberlik iddia edeninki caiz değildir. Neden derseniz Cenab-ı Hak peygamberlik kapısını kapatmış, başka peygamber gelmeyeceğini de ilan etmiş, peygamberiyle de şeriatı ortaya koymuş. Bu İslâm dinini Allah korumak için peygamberlik iddiasında bulunan ne kadar yalancı, sahtekâr, alçak varsa bunların isteklerini yerine getirmemiştir. Ama ilahlık davasında bulunanlara Cenab-ı Hak bazı harikalar vermiş. Niye? Allah’ın eşi ve benzeri yoktur. İki Allah olma şansı yok ki. Onun için bakın ilahlık davasında bulunanların durumu burada onlar da o şekilde imtihan edilmektedir. Onlara harikalar veriliyor ama peygamberlik iddiası olanlara verilmiyor. Niye? İslâm şeriatı karışmasın, bozulmasın. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın efendim şeriki, dengi yok; ikinci ilâh yok ki. Onun için Cenab-ı Hak hikmetine istinaden ilahlık davasında bulunanları Firavunlaşıp cehennemin en dibine atmak için bazı harikalar vermiş onlar. Beri tarafta ise çok peygamber gelmiş, son peygamber Hz. Muhammed olduğu için, bir daha da peygamber gelmeyeceğinden dolayı insanların kafası karışmasın, şeriat üzerinde şüphe olmasın diye yalancı peygamberlerin dileklerini yerine getirmemiştir ve getirmez. Dünyaya yalancı, sahtekâr peygamberlik iddiasında bulunan pek çok insanlar gelmiştir. Hâlâ günümüzde bu sahtekârlar vardır. Bu yalancılar Kezzebler, bunlar Müseylemetül-Kezzeb’in varisleridir.

Allah-u Teâlâ ezelde yaratıcı ve rızk verendir. Evet kıymetliler, Allah Teâlâ hiçbir şey yaratmadan evvel de yaratıcı idi. Kimseye rızk vermeden evvel de rızk verendi, “razzakû âlemin” yani Rezzak idi. Bunları da doğru anlayamayanlar olmuştur. Efendiler, İmâm-ı Âzam o doğru anlayamayanlara, yanlışta bulunanlara işte bu doğrularla dünyaya imanla ilgili ilmin derslerini dünyaya ders vererek gelmiş ve böyle devam ediyor. İman dersiyle ilgili ilmi delilleri ortaya koyuyor.

Dakika 1:21:15

 

(Visited 253 times, 1 visits today)