HadısŞerifKülliyatı 197-01

197 – Hadis-i Şerif Külliyatı Ders 197

197- Hadis-i Şerif Külliyâtı Ders 197

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

 

 

‘’Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemin Vessalâtü Vesselâmü Alâ Rasûlüna Muhammedin ve Alâ Âlihi ve Sahbihî Ecmaîn.”

 

‘’Eûzu bi kelimatillahittâmmâti min ğazabih ve elîmi igâbih ve şerri ibâdih ve min şerri hemezâtiş şeyâtın ve eûzu bike rabbi en-yahdurûn’’

 

‘’ Rabbi eûzu bike m‘in hemezâtiş şeyâtîn ve eûzu bike Rabbi en-yahdurûn’’

 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

 

Çok kıymetli ve muhterem efendiler,

 

Âlemlerin yaratılışı konusunda dersimiz devam ediyor. Bir önceki dersimizin devamı olarak şimdi soru ve cevaplarımız var bunlara devam edelim.

 

Hadis-i şerife göre Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (Aleyhissalâtu Vesselâm) emsâli olan başka Peygamberlerin varlığını da kabul etmek gerekmektedir. Hâlbuki ‘’Ehl-i Sünnet’’ inancına göre Rasûlullah’ı (Aleyhissalâtu Vesselâm) zâtına has sıfatlarla bir başkasının tavsifi kesinlikle mümkün değildir.

 

Evet, sevgili efendiler, hayır, hadis-i şerif Hz. Peygamberimiz (Aleyhissalâtu Vesselâm) Efendimizin tam emsâli olan başka peygamberlerin varlığını kabul etmeyi gerektirmez. Zîrâ benzetme öbür peygamberlerin bütün sıfatlarla Peygamber Efendimize benzediğini söylemiyor. Benzetme sadece sonluk sıfatında yapılmıştır, bütün kemâl sıfatlarında değil. Nitekim teşbih benzetme kaidesine göre iki şeyi birbirinden teşbih edilince bu iki şey her hususta birbirine benzer mânâsına gelmez. Sıfatlardan bir, iki tanesinde benzerlik olsa teşbih tahakkuk eder.

 

Yine bir soru da bu hadis Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (Aleyhissalâtu Vesselâm) mutlak mânâda son Peygamber olmasını gerektiriyor. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim onu ‘’Hatemün-Nebiyyîn’’ Peygamberlerin mührü, sonuncusu îlân ediyor. Yani âyet-i kerimeye göre mutlak mânâda sondur, sonuncudur. Nübüvvet binası böylece Hz. Peygamber ile (Aleyhissalâtu Vesselâm) tamamlanmış olmaktadır. Hadis-i şerife göre Hz. Peygamber’in (Aleyhissalâtu Vesselâm), benzeri olan diğer sonlarla sonuncu olanlar çoğalmış olmuyor mu? Rasûlullah’ın (Aleyhissalâtu Vesselâm) mutlak sonluğu haleldar olmuyor mu? Şeklinde sorulara, İbnu Abbâs’ın rivâyetinin zâhirî şunu ifade eder; Yüce Allah her bakımdan sakinlerine Peygamberler göndermiştir ve bunlar bizim tabakamızdaki gibi belli bir silsileyi takip etmiştir. Mâlûm her silsilenin bir başı bir de sonu vardır. Öyleyse her tabakada bir ilk Peygamber vardır ve o bu tabakanın Peygamberlerinin ilkidir. Bir de sonuncu Peygamber olacak, diğerleri de bu ikisi arasında yer alacak. Nitekim üst tabakada ki bu silsilenin ilk Hz. Âdem sonuncusu da Hz. Muhammed’dir. (Aleyhissalâtu Vesselâm). Geri kalanlar da bu ikisi arasında yer alırlar. Hadis-i Şerif’te her tabakanın ilki bizim bulunduğumuz tabakanın ilkine, sonuncusu da bizim sonuncumuza benzetilmiştir.

 

Dakika 5:05

 

Aradaki benzerlik de sadece ilklik ve sonluk sıfatlarındandır. Diğer sıfatlarda değil, bu açıdan sonuncular müteaddit olabilir, Peygamberimiz ’in (Aleyhissalâtu Vesselâm) sonluğu diğerlerine nispetle hakîkî sonluktur. Şu mânâda ki Rasûl-i Ekrem’den (Aleyhissalâtu Vesselâm) sonra hiçbir tabakaya peygamberlik verilmemiştir. Her tabakanın sonuncusunun sonluğu da kendi tabakasına nispetledir. Böyle sonların çoğalması Hz. Peygamber’in (Aleyhissalâtu Vesselâm) mutlak sonluğuna zarar vermez.

 

Yine bir not paylaşalım sizlerle, zamanımızda hadisleri değerlendirirken bir İslâmî âdâbın bilinmesi gerekir. Yukarıdaki örnekten de anlaşılacağı üzere İslâmî ananeye göre hadis-i şeriflerin öncelikle senet durumuna yani Hz. Peygamber’e (Aleyhissalâtu Vesselâm) veya Sahâbeye olan nispetinin doğruluğuna bakılır. Hadis-i şerifler sağlam bir senetle Hz. Peygamber’e (Aleyhissalâtu Vesselâm) ulaşıyorsa onun metni ve ifâde ettiği hüküm göz önüne alınır. Metin de dinin umûmî prensiplerine, Kur’an-ı Kerime, diğer mevsûk hadis-i şeriflere, akıl ve tecrübeye açıkça muhâlefet eden bir durum varsa tevil edilir. Tevilde edilemezse en sonunda şâz olduğu kabul edilerek itibardan düşürülür. Zamanımızda hadis-i şerifleri öncelikle şahsi anlayışı, vicdânî kanâati, mevcut bilgisi gibi hep ferdî ve sübjektif kalan ölçülerle değerlendirip, ret veya kabul de acele etme. Eski prensipten ayrılma, temâyülü hâkimdir. İncelememize konu olan hadis-i şerifte muhteva olarak acele bir hükümle reddedilmeye mârûz kalacak mâhiyettedir. Hoşumuza gitmedi diye bunu reddedecek olursak, aynı kaynaktan aynı sıhhat şartları ile gelmiş ve fıkhı, fıkha ahkâma menşe’ olmuş hadis-i şerifleri de bir başkası reddeder. Bu dinde müthiş bir anarşi demektir. Nitekim müsteşrikler ve içimizde ki sinsiler Buhârî’de bazı mevzû hadisler var diyor. Onların kriterleri esas alınarak bazı hadis-i şeriflere mevzû demek kapısı açıldı mı, bütün hadis-i şeriflerin mevzû olması derhâl gündeme gelecektir. Böyle bir davranışın sonunu herkes tahmin eder. Bizce en selâmetli yol ve tavır âlimlerimizin yaptığı gibi davranmaktır, mademki hadis-i şerifin İbnu Abbâs’a nispeti sahîhtir ve hükmen de merfûdur, Rasûlullah’ın (Aleyhissalâtu Vesselâm) sözüdür ve madem yukarıda yapılan açıklama ile umûmî prensiplere muhalefette etmemektedir. Öyleyse hadisi reddetme de acele etmeyip hakîkatinin anlaşılmasını zamana bırakmalıyız. Pek çok âyet ve hadis-i şerifler kâinatla kâinatın bulutları, mesâfeleri oralarda cârî sürat ile ilgi beyânlara yer vermektedir. Yabancı menşeli hayal ilim romanları ve filmleri üzerinde mesâî harcarken kendi kaynaklarımızda gelen meselelere niye eğilmeyelim.

 

Dakika 10:04

 

Dağınık şekilde âyet ve hadislerde yer alan kayıtları, işaretleri bir bütün hâlinde birleştirip Şârî-i Mübin’in ihbar etmek istediği bir gerçek mi var diye niye soru sormayıp araştırmayalım. Unutmayalım ki İslam dini âyet ve hadisleri ile her asra hitap etmektedir. Biz kendi imkânlarımızla bize husûsî bir hitap var mı, araştıralım, anlayalım anlayamadığımız işaretleri, hitapları da reddetmekten ziyâde belki geleceğe aittir diye saygı ile karşılayalım. Çünkü bugün Kur’an-ı Kerim’in birçok istikbâle ait verdiği haberler mûcize haberler. O gün bugünkü gibi anlaşılmış mıydı? İşte onun günü saati geldikçe, Kur’an-ı Kerim anlaşıldıkça onun mûcize olduğu apaçık ortada görülmektedir. Sahîh hadis-i şerifler de böyle. Ya ışık yılı tâbirinde yer veren hadis-i şerif bunların mahiyetini şimdilerde anlamıyoruz diye alelacele inkâra tevessül bize ne kazandırır? Bir mülâhaza hanesi açarsak ne kaybeder? Dinin hangi esasına ters düşeriz. Unutmayalım ki din ilimleri usulü açısından bu hadis-i şerifler kabulü vacip bir hüküm getirmiyor. Sadece reddi gerekmeyen bir mülâhaza hanesi açıyor.

 

Evet, sevgili dostlarımız!

 

Hz. Ebû Hûreyre (Radıyallâhu Anhüm ve Erdahüm Ecmaîn) anlatıyor; “Rasûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) bir gün elimden tuttu ve şu açıklamayı yaptı:

‘’Yüce Allah toprağı cumartesi günü yarattı. Ondaki dağları pazar günü yarattı; ağaçları pazartesi günü yarattı. Mekruhları salı günü yarattı. Nuru çarşamba günü yarattı ve onda hayvanları perşembe günü yaydı. Hz. Âdem’i (Aleyhisselâm) cuma günü ikindi vaktinden sonra, ikindi ile gece arasındaki gündüz vaktinin en son saatinde en son mahlûk olarak yarattı’’. Bu da Sahîh-i Müslîm’in verdiği haberdir.

Yahûdîlerin pazar günü başladığı iddiası reddedilmiş olmaktadır bu hadis-i şerifte. Yüce Allah yedinci gün olan cumartesi günü istirahat etmiştir der Yahûdîler bunu da reddediyor. Bu terakkiye uygun olarak biz cumartesi günü istirahat ederiz tıpkı Rabbi’l-Âleminin istirahat etmesi gibi derler Yahûdîler. İslam Ulemâsı Allah insanlara benzetilmiş olduğu için Yahûdîlerce bu sözü İslam âlimleri reddeder ve kailini garâbet ve cehâlet, hile ittiham eder. Yorulmak yaratanın değil yaratığın, yaratılmışların, mahlûkun işidir der İslam âlimleri. Âyet-i kerime de: “Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, sözümüz sadece ona ol dememizdir. O hemen oluverir.” Nahl Sûresi 40’ıncı âyette Cenab-ı Hak böyle buyuruyor. Diğer âyetlerde de olduğu gibi. Yâsin-i Şerif’in de sondan 2’nci âyeti de bunu emrediyor. Dikkat edersek eşyanın yaratılışında mantıki bir tedriç var. Sırayla toprak, dağlar, bitkiler, hayvanlar ve en sonda insan yaratılmıştır.

 

Dakika 15:01

 

Burada asıl hedefin yani kâinatı yaratmaktan maksadın insan olduğu görülmektedir. Zîrâ bir meyve ağacı meyvesi için dikilir, meyve ise ağacın en son mahsulüdür. Çekirdek, filiz, fidan, ağaç, yaprak, çiçek safhalarından geçtikten sonra meyveye ulaşılır. Âyet-i kerimede ‘’Arzın insanlar için bir beşik kılınması’’ Tâhâ Sûresi âyet 53.

Teşbihini bu hadisin açıkladığını söyleyebiliriz. Zîrâ beşik önceden bebek için onun büyümesine uygun şekilde hazırlanır. Buradaki tedricin fıtriliğini belirtmek için şu da söylenebilir; Dağların yaratılması ağaç ve bitkilere zemin hazırlamıştır. Bitkiler hayvanların yaratılmasına bitki ve hayvanların varlığı insanların gelmesine zemin hazırlamıştır. İnsan hayatı bunların varlığına vâdestedir. Bazı âlimler Yüce Allah’ın her şeyi bir anda yaratabilecek güçte olmasına rağmen tedrîci şekilde yaratmış olması mahlûkatına rıfk ve tesebbüp yani teennili ve sağlam adım atma dersini vermek içindir diye yorumlamışlardır. Yani burada insanlara da Cenab-ı Hak ayrıca ders veriyor.

 

Sevgili dostlarımız, Şeyhülislam Zekeriya Yüce Allah semâvât ve arz-ı Hz. Âdem’i yarattığı aynı hafta içerisinde mi yarattı yoksa daha önce mi yarattı? Kezâ Allah arz-ı, semâyı Âdem’i yarattığı hafta içerisinde yarattı. Nitekim rivâyet edilmiştir ki: “Yüce Allah arz-ı cumartesi, dağları pazar, ağaçları pazartesi, karanlığı salı, nuru çarşamba, hayvanları perşembe, günü yarattı. O gün cumadan kalan 3 saate, 3 saate kadar semâvâtı yarattı ilk saatte afetleri, ecelleri ikinci saatte rızıkları üçüncü saatte de Âdem’i yarattı. Arzın ömrü Âdem’den öncedir”.

 

De ki; “Gerçek siz mi o arzı iki günde yaratana küfür ediyor. Ona ortaklar katıyorsunuz, o âlemlerin Rabbidir. Allah dördüncü günün hitamında orada üstünden baskılar yaptı. Orada bereketler yarattı, onda arayanlar için dört gün de müsâvî gıdalar takdir etti. Sonra irâdesi göğe ki o bir buhar hâlinde idi, doğruldu da ona ve Arz’a ikiniz de ister istemez gelin” buyurdu. Onlar da: “İsteye isteye geldik” dediler. “Bu sûretle onları yedi gök olmak üzere iki günde vücuda getirdi. Her gökte ona ait emri vahyetti, dünya göğünü de kandiller ile donattı.” Bu da Fussilet Sûresi’nin 9 ve 12’nci âyet-i kerimelerinin meâlini burada vermiş oluyoruz.

 

Hz. Ebû Zerr (Radıyallâhu Anhüm ve Erdahüm Ecmaîn) anlatıyor; „Güneş batarken Rasûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) ile birlikte mescitte idim. Bana:
„Ey Ebû Zerr, biliyor musun bu Güneş nereye gidiyor?“ diye sordu. Ben:
„Allah ve Rasûlü daha iyi bilirler!“ dedim.
„Arş’ın altına secde yapmaya gider, bu maksatla izin ister, kendisine izin verilir. Secde edip kabul edilmeyeceği, izin isteyip, izin verilmeyeceği zamanın (kıyâmetin) gelmesi yakındır. O vakit kendisine: „Geldiğin yere don!“ denir. Böylece battığı yerden doğar. Bu durumu Cenab-i Hakk’ın su sözü haber vermektedir. (Meâlen): „Güneş, duracağı zamana doğru yürüyüp gitmektedir. Bu aziz ve âlim olan Allah’ın takdiridir“(Yasin-i Şerif’in 38’inci âyet-i kerimesi). Bunu da Buhârî, Müslim, Tirmizî haber veriyor ayrıca.

 

Dakika 20:40

 

Kur’an-ı Kerim, bütün mevcudâtın ibâdet yaptığını belirtirken İsrâ Sûresi’nin 44’üncü âyet-i kerimesinde güneşi secde edenler arasında betahsis zikrediyor Cenab-ı Hak. Hac Sûresi’nin 18’inci âyet-i kerimesi.

 

Bazı âlimler mahlûkatın ibadeti nasıldır sorusuna fıtrî amelleridir. Yani hangi iş ve vazife için yaratılmışsa o şeyi yaptı mı ibadet etmiş olur demişlerdir. Şu halde güneş her an ışık neşretmek ile vazifesini yerine getirmekle ibadetini yapmakta, görevini yapmaktadır. Secdede bulunmaktadır. Bize nispetle bakması ışık neşri vazifesini bizden kesmesi demektir ama dünyanın başka kıtalarında aynı vazifeyi yapmaya secde etmeye gidiyor demektir.

 

Evet, sevgili dostlarımız!

 

Hz. Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anhü) anlatıyor: Rasûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) buyurdular ki; Güneş ve ay kıyâmet günü sarılırlar”. Bunu da Buhârî Şerif haber veriyor.

“Ay ve güneş birleştirilir.” (Kıyâmet Sûresi âyet 9) böyle buyrulmaktadır. Rivâyetler bu birleşmeden sonra onların cehenneme atılacağını haber verir. Şârihler ay ve güneşin cehenneme atılması bunları azâb etmek için değil onlara tapmış olanların azâblandırılması ve dünyada iken onlara yaptıkları ibâdetlerinin bâtıl olduğunu görmeleri içindir derler.

 

Evet, sevgili dostlarımız, İbnu Abbâs (Radıyallâhu Anhüm ve Erdahüm Ecmaîn) anlatıyor; „Yahûdîler, gök gürültüsünün ne olduğunu Hz. Peygamber (Aleyhissalâtu Vesselâm)’dan sordular:
„Bulutlara müvekkel olan melektir. Berâberinde ateşten kamçılar var. Bununla bulutları Allah’ın dilediği yere sevk eder“ diye cevap verdi.
Onlar tekrar sordular: „Ya şu işitilen ses, o nedir?“
„Bu, bulutların istenen yere gitmeleri için onlara yapılan bir sevktir“ dedi. Yahûdîler:
„Doğru söyledin. Simdi de İsrâil’in Yâkub (Aleyhisselâm)kendisine haram kıldığı şey nedir onu söyle?“ dediler. Rasûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) :
„Hz. Yâkub (ırku’n-nesâ denen) uyluk mafsalından başlayıp dize, topuğa kadar inen. Bir ağrıdan muzdarib idi. Deve eti ve sütü dışında kendine uygun gelen (ne yiyecek, ne içecek) münasip bir şey yoktu. Bu sebeple o da bunları haram etti“ dedi. Yahûdîler: „Doğru söyledin“ dediler.“ Bu da Tirmizî’nin haberi.

 

Ahmed İbnu Hanbel’in Müsned’inde ki bir haberde: Yahûdîlerden bir grup Rasûlullah’ın (Aleyhissalâtu Vesselâm) yanına geldiler. Dediler ki: “Biz sana bazı şeyler soracağız bunu sadece Peygamber olan bilir. Gerçek Peygambersen doğru cevap vereceksin” dediler.

 

Dakika 25:01

 

O’da şunu söyledi; “Tevrât’ı Mûsâ’ya indirenin adına yemin veriyorum biliyor musunuz İsrâil Hz. Yakup (Aleyhisselâm) şiddetli bir hastalığa yakalanmıştı. Hastalığı uzun sürdü, bunun üzerine Allah bana şifâ verirse en sevdiğim yiyecek ve içeceği nefsime haram edeceğim diye nezretti. O’nun en sevdiği yiyecek deve eti en sevdiği içecek de deve sütü idi”.

Yahûdîler: “Vallâhi doğru söyledin” dediler.

Kamçı diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı mihraktır cem-i muharrik, mihrak çocuklara vurmak üzere boyunca dürülmüş, bükülmüş mendil demektir.

 

Evet, sevgili dostlarımız, Hz. Ebû Hûreyre (Radıyallâhu Anhüm ve Erdahüm Ecmaîn) anlatıyor; “Rasûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) buyurdular ki:  „Cehennem, Rabbine şikâyet ederek dedi ki: „Ey Rabbim, bir kısmım diğer kısmımı yiyor. “ Bunun üzerine ona iki nefes, izin verdi: Bir nefes, kışta, bir nefes de yazda. İşte bu (yaz nefesi), en şiddetli sekilde hissettiğiniz hararettir. Oburu de (kışta) en şiddetli bulduğunuz soğuktur.“ Bu da Buhârî, Müslim ve diğerlerinin haberidir.

 

Cehennemin Rabbine şikâyette bulunması lisan-ı kâl söz ile mi yaptı yoksa lisan-ı hâl ile mi yaptı?  Cenab-ı Hak ikisine de her şeye kâdir olan onlara da kadirdir.

İbnü’l Abdül Berr; Dili ile yaptı diyen görüş ercahtır dedi.

Kâdî İyâz bu daha açık daha doğru görüştür der.

Kurtubî, Nevevî doğru olan hakikatine hamletmektir. Yani cehennem şikâyetini söz dili ile Rabbine götürdü demektir. Zeyn İbnü’l Münîr zîrâ kudreti ilâhîye cehennemi, lisân-ı kâl ile konuşturmaya nedir? Salihtir, kâdirdir her şeye kâdir olduğu için.

 

Evet, sevgili dostlarımız, Katâde (Rahimehullah) anlatıyor; Bu yıldızlar üç maksatla yaratıldı; 1:Yüce Allah onları semâya ziynet (ve süs) kıldı.

2:Şeytanlara atılacak silahlar olarak kıldı, şihaplar olarak.

3:Geceleri istikâmet tâyin etmek de işaretler kıldı.

Evet, sevgili dostlarımız, bu insanoğlunun tespit edebildikleridir, bunların esas içyüzünü sırlarını Cenab- Hak daha iyi bilir. Semâ’nın ziyneti hakkında (Sâffât Sûresi’nin 6’ncı âyet-i kerimesi) şeytana atılan silah, mermileri olarak da (Mülk Sûresi’nin 5’inci âyet-i kerimesi) geceleri istikâmet tâyini de (En’âm Sûresi’nin 97’nci âyet-i kerimeleri)nde bunlara işaret edilmiştir. Câhiliye devrinde yağmurun inmesinin yıldız vasıtasıyla olduğuna inanırlardı Putperestler. Şeriatımız onların bu sözlerini iptal etti bunu küfür ilân etti. Yıldızın bir sunu yaratması olduğunu itikat etse bu küfürdür, dinden îmândan çıkar, Allah’a eş koşmak küfürdür. Evet, zaten İslam küfrü yok edip îmânı onun yerine koydu.

 

Dakika 30:01

 

Cehli yok edip onun yerine ilmi, irfânı koydu. Nifâkı ortadan kaldırıp tevhidi ve ihlâsı koydu. Onun için şirki ortadan kaldırdı, Cenab-ı Hak ortaya hak olan Allah’ın birliğini tevhîd inancını koydu. Onun için Yüce İslam yanlışları devirdi, kâinat üzerinde en büyük inkılâbı yapan Yüce İslam’ın kendisidir, Şanlı Peygamber (Aleyhissalâtu Vesselâm) Muhammed Mustafa’dır ve onun gerçek ümmetidir.

 

Ebû Mûsâ (Radıyallâhu Anhü) anlatıyor; “Rasûlullah’ı (Aleyhissalâtu Vesselâm) dinledim, şunu söyledi; Yüce Allah’u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Âdem’i, yeryüzünün bütün (cüzler)inden almış olduğu bir avuç topraktan yarattı. Âdem’in oğulları da arzın kısımlarına göre vücuda geldi. Bir kısmı beyazdır, bir kısmı kızıldır, bir kısmı siyahtır. Bunlar arasında orta (renkliler) de var. Ayrıca bir kısmı uysaldır, bir kısmı haşindir, bir kısmı habis (kotu kalpli), bir kısmı iyi kalplidir.“ Bu da Ebû Dâvûd ve Tirmizî’nin haberidir.

Irklar rengini topraktan aldığı gibi uysal, haşin iyi kötü şeklindeki manevî karakterlerde vasıflarını topraktan almaktadır. Çünkü toprakta bu çeşitlerin hepsi mevcuttur. Bazı âlimler, Hz. Âdem’in 60 farklı çeşitten ve tabiattan yaratıldığını, evlatlarının da bu sebeple farklı şekillerde geldiğini bu 60 rakamına uygun olması için kefârette 60 fakir doyurmanın vacip kılındığını söylemişlerdir. Bunlar delil olarak Saîd İbnu Mansûr ve Ebû Hâtim’in Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anhü) Hazretleri’nden kaydettikleri bir rivâyeti delil gösterirler. Yüce Allah’u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Âdem’i (Aleyhisselâm) yaratmak istediği zaman, Arş’ın hamelesinden bir meleği Arz’dan toprak getirmek üzere gönderdi. Ondan toprak almak üzere eğildiği vakit kürre-i arz seni gönderenin adına senden bugün benden cehenneme bir pay ayrılacak herhangi bir şey almamanı talep ediyorum dedi.

 

Azrâil aldığını bıraktı. Rabbine döndüğü zaman durumu haber verdi. Rabbi onu tekrar gönderdi. Arz yine aynı şeyi söylediyse de Azrâil, beni gönderen itâate daha lâyıktır, senin talebine değil onun emrine uyacağım deyip yeryüzünün iyi kısmından, kötü kısmından avuçladı.

 

Evet, sevgili dostlarımız!

 

Hz. Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anhü) anlatıyor; “Rasûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) buyurdular ki: “Yüce Allah’u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Hz. Âdem ‘i (Aleyhisselâm) yarattı ve ruh üflediği zaman, Âdem hapşırdı ve ‘’Elhamdülillah’’ diyerek izni ile Teâlâ’ya, Yüce Allah’a hamd etti. Rabbi de ona:

“Ey Âdem, ‘’Yerhamükellah’’ (Allah sana rahmet etsi), (mukarreb) meleklerden şu oturan gruba git ve: “Esselâmu Aleyküm” de!” dedi. (Hz. Âdem öyle yaptı. Hitap ettiği melekler):

 

Dakika 35:00

 

„Ve aleyke’s-selâmu ve Rahmetullâhi ve berekâtühü!“ diye karşılık verdiler. Sonra Âdem (Aleyhisselâm) Rabbine dondu. Rabbi ona:
„Bu cümle senin ve evlatlarının aralarındaki selâmlaşmadır“ dedi.
Allah’u Teâlâ Hazretleri, elleri kapalı olduğu hâlde Âdem’e: „Dilediğini seç!“ dedi. Hz. Âdem:
„Rabbimin sağ elini seçtim! Rabbimin iki eli de sağdır, mübârektir“ dedi. Sonra Allah’u Teâlâ Hazretleri sağ elini açtı. İçinde Hz. Âdem ve onun zürriyeti(nin emsalleri) vardı. Hz. Âdem (Aleyhisselâm):
„Ey Rabbim, bunlar nedir?“ dedi. Rab Teâlâ: „Bunlar senin zürriyetindir“ dedi. Her insanın iki gözünün arasında ömrü yazılıydı. Aralarında biri hepsinden daha parlak, daha nurlu idi. Hz. Âdem:
„Ey Rabbim! Bu kimdir?“ dedi. Rab Teâlâ Hazretleri:
„Bu senin oğlun Dâvûd ‘dur. Ben ona kırk yıllık omur takdir ettim“ dedi. Âdem (Aleyhisselâm):
„Ey Rabbim onun ömrünü uzat!“ talebinde bulundu. Rab Teâlâ:
„Bu ona takdir edilmiş olandır!“ deyince, Âdem:
„Ey Rabbim, ben ona kendi ömrümden altmış senesini verdim “diye ısrâr etti. Bunun üzerine Rab Teâlâ:
„Sen ve bu (talebin berâbersiniz).“ buyurdu.
Sonra Âdem cennete yerleştirildi. Allah’ın dilediği kadar orada kaldı. Sonra cennetten (arza) indirildi. Âdem burada kendi ecelini yıl be-yıl sayıp hesaplıyordu. Derken olum meleği geldi. Hz. Âdem (Aleyhisselâm) ona:
„Acele ettin, erken geldin. Bana bin yıl omur takdir edilmişti!“ dedi.
Melek: „İyi ama sen oğlun Dâvûd’a altmış senesini verdin“ dedi. Ne var ki O bunu inkâr etti, zürriyeti de inkâr etti; o unuttu, zürriyeti de unuttu. “
Rasûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) ilâve etti: „O günden itibâren yazma ve şahitlik emredildi.“ Yani unutulan şeyler hatırlansın diye artık işler yazıya döküldü. Bu da Tirmizî’nin haberidir.

Selâmın karşılıklı sevgi kapısını açan bir anahtar, kardeşlerin kalplerini tehlif eden bir sır, îmâna götüren bir nur olmasındandır. Selâmlaşma en eski sünnetlerden biri, insanlığa Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinden ilkidir. Zât-ı İlâhiye Yedey’nin iki el izâfesinden maksat ‘’Cemâl’’ ve ‘’Celâl’’ sıfatlarıdır. Cemâl mutlak sağdır, her ne kadar sağ Celâl de dâhi varsa da bir diğer te’vile göre iki el ile kudret ve mülk nimet ve güzel eser kastedilmiştir. Bir başka açıklamaya göre bu çeşit teşbihler de elden maksat uzuv olan el değil sıfat olan eldir. İki elinde sağ olması cûd ve keremin bolluğu sınırsız oluşudur. Daha bunun gibi neler.

Tîbî, Allah’ın sağ elinin açılması ve içerisinden Hz. Âdem ve evlatlarının timsallerinin çıkmasını, Hz. Âdem âlemi gayp ’de ki kendi evlatlarının timsalini gördü diye açıklar. Yine O’nun açıklamasına göre bu vaka mîsâktan evvel cereyan etmiştir ve Hz. Âdem’in sağ elde görülmüş görmüş oldukları Sâlihlerdir. Hepsi îmânları nispetinde farklı nurlara sahiptirler.

 

Dakika 40:16

 

Evet, sevgili dostlarımız!

 

Saltanat tek başına bir nur değil bilakis zulmânî bir hicaptır dedikten sonra bu sebeple Hz. Süleymân cennete peygamberlerden 500 yıl sonra girecek. Kezâ Abdurrahman İbnu Avf (Radıyallâhu Anhü) saltanata benzeyen çok mala sahip olduğu için fakir muhâcirlerden 500 yıl sonra cennete girecektir der.

Aliyyu’l Kârî, ömrü uzatılana çok ömür verilmesi, kısaltılanın ömründen eksiltilmesi de hâriç olmamak üzere hepsi bir kitapta yazılıdır. Bu Yüce Allah’a kolaydır. (Bu da Fâtır Sûresi’nin 11’inci âyet-i kerimesi)nde anlatılmaktadır. Evet, hadis-i şeriften de sadakanın ömrü uzatacağına dair rivâyeti hatırlatmaktadır.

‘’Andolsun biz bundan evvel Âdem’e de vahiy ve emretmişizdir fakat unuttu o, biz o’nda bir azim bulmadık’’. Bu da (Tâhâ Sûresi’nin 115’inci âyeti)dir. Hz. Âdem’in yasak ağaçtan yememe emrini unuttuğu kastedilmiştir.

 

Hz. Âişe-i Sıddıkâ Annemiz (Radıyallâhu Anha ve Erdahünne ve Erdahüm Ecmaîn) anlatıyor; “Rasûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) buyurdular ki: “Melekler nurdan yaratıldılar, cinler dumanlı bir alevden yaratıldılar. Âdem’de size vasfı yapılandan yaratıldı”. Evet, bu da Müslim-i Şerif’in haberidir.

 

Sevgili dostlarımız, İbnu Ömer (Radıyallâhu Anhüma ve Erdahüm Ecmaîn) anlatıyor; „Hayır, Allah’a kasem olsun Rasûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm), Hz. Îsâ’nın kızıl çehreli olduğunu söylemedi. Ancak sunu söyledi: „Ben bir keresinde uyumuştum. Rüyamda Beytullah’ı tavaf ediyordum. O sırada düz saçlı, kumral benizli, başından su akar vaziyette iki kişiye dayanıp ortalarında gitmekte olan birisini gördüm.
„Bu kim?“ dedim.
„Meryem’in oğlu!“ dediler.
Bunun üzerine daha yakından görmek için ilerledim. Kızıl, iri, kıvırcık saçlı, sağ gözü kor, gözü uzum gibi pörtlek bir adam daha vardı.
„Bu kim?“ dedim.
„Bu, Deccâl !“ dediler.
İnsanlardan en çok ona benzeyeni İbnu Katan’dı.“ Peygamberimizin devrinde yaşayan bir kişi, Deccâl’e benziyor.
Zührî der ki: „İbnu Katan, câhiliye devrinde vefat eden Huzaalı bir kimseydi.“ Buhârî, Müslim, Muvattâ’nın haberi bunlarda.

 

Hz. Câbir (Radıyallâhu Anhü) anlatıyor; “Rasûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) buyurdular ki: “Bana geçmiş Peygamberler (Aleyhimüsselâm) arz edildiler. Hz. Mûsâ zayıfça bir erkekti. Sanki Şenûe kabilesinden (uzun boylu) birisine benziyordu. Hz. Îsâ’yı (Aleyhisselâm) gördüm, gördüklerim içinde ona en çok benzeyen Urve İbnu Mes’ûd idi. Hz. İbrâhim’i de (Aleyhisselâm)  gördüm, gördüklerim arasında ona en çok benzeyen, arkadaşınızdı. Yani kendini kastediyor Peygamberimiz.

 

Dakika 45:12

 

En çok İbrâhim’e (Aleyhisselâm) benzeyen idi yani kendisini kastediyor. Hz. Cebrâil’i de (Aleyhisselâm)  gördüm. Gördüklerimden ona en ziyâde benzeyen Dihye İbnu Halîfe idi, bu da Müslîmi Şerif’in haberidir.

 

Evet, sevgili dostlarımız, Semüre İbnu Cündüb (Radıyallâhu Anhü) anlatıyor; “Rasûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) buyurdu ki: “Sâm, Arapların babasıdır. Yâfes, Rumların babasıdır. Hâm Habeşlilerin babasıdır.” Tirmizî’nin haberi bu da.

Sâm, Yâfes ve Hâm Hz. Nuh’un (Aleyhisselâm)  üç oğlunun adıdır.

İbnu Asâkir ’in bir rivâyetinde Sâm’ın Arap, Fars, Rum, Mısır ve Şam ahâlisinin babası Yâfes ‘in Hazreç ile Ye’cûc ve Me’cûc’un babası, Hâm ’ın da siyâhîlerin babası olduğu ifâde edilmiştir.

Saîd İbnu Müseyyeb de şunu söylemiştir; Hz. Nuh’un (Aleyhisselâm)  çocukları üçtür Sâm, Yâfes ve Hâm, bunlardan her birinin çocukları da üçtür. Sâm’ın çocukları Arap, Fars ve Rum’dur, Yâfes’in çocukları Türklerdir, Sakalibe, Slav ve Ye’cûc, Me’cûc ’dur. Hâm’ın çocukları Kıptîler (yani Mısır’ın yerli halkı), Sûdanlılar ve Berberilerdir. Vehb İbnu Münebbih ’den de benzer bir rivâyet yapılmıştır.

 

Hz. Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anhü) anlatıyor; “Rasûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) buyurdular ki: “Zekeriya (Aleyhisselâm)  marangoz idi”. Bu da Müslîm’in haberi. Rasûlullah’ın (Aleyhissalâtu Vesselâm) bir hadis-i şeriflerinde en temiz kazanç kişinin eliyle kazandığıdır buyurmuştur. Bir diğer hadis-i şerif aynı mânâyı daha da vurgular, “Hiç kimse eliyle kazandığından daha hayırlı bir taam yememiştir. Allah’ın nebisi Dâvûd (Aleyhisselâm)  elinin emeğini yerdi”. “Kim günlük çalışma sebebiyle geceyi yorgun geçirmişse Yüce Allah’ın mağfiretine ermiş olarak sabahlar” diye de müjde verilmiştir. İşte helâlinden kazanan, helâlinden yiyenlere bir müjdedir.

 

Evet, sevgili dostlarımız!

 

İnşa’Allah’u Teâlâ şimdi de bir sonraki dersimiz devlet başkanını, halîfeliği yani diğer adı imamın seçilme durumu. İmam, o Peygamberimizin zamanında ve bir müddet devam eden zamanda Kureyş ‘ten olmuştur. Tabii Kureyş ‘ten ehli kalmadığı zaman artık iş ehliyete kalmıştır. Ehil olanlar tercih edilmiştir. Bir sonraki dersimizde bu konu ile ilgili sizlere belgeler sunmaya, hadis-i şerifler külliyâtından keşif notları vermeye devam edeceğiz İnşaAllah’u Teâlâ. Cenab-ı Hak dünyada bütün Müslümanlara ve tüm insanlık âlemine Yüce İslam’ı doğru anlamayı, doğru yaşamayı ve dünyaya Yüce İslam’ın hâkim olması için çalışmayı dünya Müslümanlarına birlik, berâberlik içinde bu görevi yerine getirmeyi Allah nasîb-i müyesser eylesin.

 

Dakika 50:00

 

Ey dünya Müslümanları! “Mü’minler kardeştir” buyuruyor Cenab-ı Hak kardeş olun. Bir olun, bütün olun, ayrılmayın, parçalanmayın Allah’ın bu sana kesin emridir. Müslüman Müslüman’a düşman olmaz. Müslüman Müslüman’ın mü’min mü’minin kardeşidir. (إِنَّمَاالْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ) Bu âyet-i kerimeyi hiç mi hiç unutma! Kardeşin günahkârsa kendi günahlarına önce bak, sonra kardeşinin günahlarına da bak, hem kendini ıslâh etmeye çalış hem de kardeşine faydalı olmaya çalış. Faydalı olmandan karşı taraf faydalanmak istiyorsa, istemezse kendi bilir o da ayrı. Sen görevine bak sen mü’minlere kardeş olmaya bak, hayırlı hizmetlere bak, İslam’ı iyi öğrenmeye bak, iyi yaşamaya bak. Senin görevin bu, kusur aramaya kalkarsan kendinden başla, kendi kusurlarından başla, öğütleri kendine ver, kendine verirken başkalarına da verebilirsen tebliğde bulun, irşatta bulun ama işe kendinden başla.    (لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ) yapmadığınızı niçin söylüyorsunuz diyor Cenab-ı Hak. Evet, tebliğ etmeli ama önce kendine tebliğ etmeli ve İslam’ı kendi bilmeli yaşamalıdır, ondan sonra karşıya faydalı olmak için çalışmalıdır. Evet, biz hatırlatıyoruz bir dünya Müslümanları bizim kardeşimiz mü’minler, biz onların kardeşiyiz, onlar bizim kardeşlerimiz. Kardeş kardeşe en hayırlı hizmeti vermek zorundadır. En hayırlı hizmet İslam’ı bilmek, tebliğ etmekle başlar.

 

Dakika 52:36

 

(Visited 12 times, 1 visits today)