[jw7-video]

450- Tefsir Ders 450 hayat veren nurun keşif notları

450- Kur’an-ı Kerim Tefsîr Dersi 450

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

(Muhammed Sûresi 29’uncu Âyet-i Kerime’den 38’inci Âyet-i Kerime’ler)

(Fetih Sûresi 1’inci Âyet-i Kerime’den 26’ncı Âyet-i Kerime’ler)

 

 

اَمْ حَسِبَ الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ اَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللّٰهُ اَضْغَانَهُمْ﴿٢٩﴾

وَلَوْ نَشَٓاءُ لَاَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۜ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ ف۪ي لَحْنِ الْقَوْلِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اَعْمَالَكُمْ ﴿٣٠﴾

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتّٰى نَعْلَمَ الْمُجَاهِد۪ينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِر۪ينَۙ وَنَبْلُوَ۬ا اَخْبَارَكُمْ﴿٣١﴾

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَشَٓاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدٰىۙ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ وَسَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ﴿٣٢﴾

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُٓوا اَعْمَالَكُمْ﴿٣٣﴾

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ مَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْ ﴿٣٤﴾

فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُٓوا اِلَى السَّلْمِۗ وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَۗ وَاللّٰهُ مَعَكُمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ اَعْمَالَكُمْ﴿٣٥﴾

اِنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ اُجُورَكُمْ وَلَا يَسْـَٔلْكُمْ اَمْوَالَكُمْ ﴿٣٦﴾

اِنْ يَسْـَٔلْكُمُوهَا فَيُحْفِكُمْ تَبْخَلُوا وَيُخْرِجْ اَضْغَانَكُمْ ﴿٣٧﴾

هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُۚ وَمَنْ يَبْخَلْ فَاِنَّمَا يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِه۪ۜ وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْۙ ثُمَّ لَا يَكُونُٓوا اَمْثَالَكُمْ﴿٣٨﴾

 

Yoksa kalplerinde hastalık olanlar Allah kendilerinin kinlerini hiç ortaya çıkarmaz mı sandılar?

 

Ey Muhammed Mustafa Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem! Eğer biz dileseydik onları sana gösterirdik. Sende onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki, sen onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Allah ise bütün yaptıklarınızı bilir.

 

Andolsun ki biz içinizden cihâd edenlerle sabredenleri ortaya çıkarıncaya kadar ve yaptıklarınızla ilgili haberlerinizi açıklayınca kadar sizi deneyeceğiz.

 

Şüphesiz ki, inkâr edenler, Allah yolundan men ederler ve kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler Allah’a hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.

 

Ey îmân edenler! Allah’a itaat edin Celle Celâlühü, Peygamber’e itaat edin salâtü selâm onun üzerine olsun ve amellerinizi boşa çıkarmayın.

 

Şüphesiz ki, inkâr edip, Allah yolundan saptıran sonra da kâfir olarak ölenlere gelince Allah onları aslâ bağışlamayacaktır.

 

Sakın gevşemeyin ve üstün olduğunuz hâlde barışa elbette ki barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O sizin amellerinizi eksiltmeyecektir.

 

Dakika 5:05

 

Tabii burada barışı kabul etmeyecek zâlim zihniyet zulmünden vazgeçmeyecek kişileri barışa çağırmanın zaten bir anlamı yoktur. Çünkü barışın düşmanı, hukûkun hak ve hukûkun düşmanı ne kadar adâletin düşmanı zâlimler varsa bunların üstesinden gelin. Çünkü bunlar barışı istemeyen barışın kâtilleridir. Barışın kâtillerine ne yapacaksınız? Bunlarla barış yapmanız dahi barışı yok etmektir.

 

Onun için Cenabı Hak üstünlük İslam’dadır, Allah sizinle beraberdir, o sizin amellerinizi eksiltmeyecektir. Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibârettir.

 

Eğer îmân eder kötülükten sakınırsanız Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden bütün mallarınızı harcamanızı da istemez. Yani orada da ölçüyü koymuştur Cenab-ı Hak. Kendinize kimseye muhtaç olmayacak kadar haceti asliyenizi kendinize ayırın. Bunun dışında hayrınızı bol işleyin zekâtınızı, sadakanızı bol verin ve hayır üzere hayır veren el olun. Alan el değil veren el.

 

Eğer sizden onların tamamını isteyip de sizi zorlasaydı cimrilik ederdiniz. Bu da sizin bütün kinlerinizi ortaya çıkarırdı.

 

İşte sizler Allah yolunda harcamaya çağırılan kimselersiniz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama cimrilik eden ancak kendi zararına cimrilik eder. Allah zengindir siz ise fakirsiniz. Eğer siz Hak’tan yüz çevirirseniz Allah yerinize başka bir kavim getirir. Sonra onlar sizin gibi olmazlar.

 

Cenab-ı Hak burada da bütün Müslümanlara İslam’ın kıymetini bilin gerçek Müslüman olun diyor Cenabı Hak. Gerçek Müslüman olunmadığı müddetçe Müslüman da dininin Hakk’ın, hakîkatin kıymetini bilmiş olmaz.

 

Kıymetli dostlarımız,

 

Şimdi de Fetih Sûresine gelmiş bulunmaktayız. Fetih sûresi de Medine-i Münevvere döneminde inzâl edilen sûrelerdendir. Âyet sayısı 29’dur, sıra numarası 48’dir. ibn-i Ebi Şeybe Alûsî’nin naklettiğine göre Ahmed, Buhârî tarihinde ve Ebû Dâvûd, Nesâî ve daha başka bir topluluk İbni Mes’ûd’dan şöyle rivâyet etmişlerdir;

 

Rasûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ile beraber Hudeybiye’den dönmüştük. Yani Hicret’in altıncı yılı ki Peygamber Efendimiz bu sefere zilkadenin hilalinde ikinci günü çıkmıştı. Orada on küsur bir rivâyete göre yirmi gün durdu sonra döndü. Yürüdüğümüz sırada dedi ki; Ona vahiy geldi vahiy geldiği vakitte üzerine ağırlık gelirdi derken açıldı kendisinde “MaşaAllah” sevinç vardı.

 

Dakika 10:00

 

O vakit bize (اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحاً مُب۪يناًۙ) Sûresi’nin inzâl edildiğini, indirildiğini haber verdi. İşte isimlerini saydığım kıymetli muhaddisler, âlimlerimiz bu haberi bildirmişlerdir.

 

Buhârî Şerif Ahmed Bin Hanbel, Âlûsî, Suyûtî gibi Tirmîzî, Nesâî, İbn-i Mâce ve İbn-i Merdiye de, Ömer Bin Hattâb (Radıyallahu anh)’da şöyle rivâyet etmişlerdir, demiştir ki; Rasûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ile seferdeydik, ona bir şeyden üç kere sual ettim, cevap vermedi bende devemi sürdüm. Sonra topluluğun önüne geçtim ve hakkımda Kur’an indirilmesinden korkmuştum, çok durmamıştım bir bağıran işittim, bana bağırıyordu. Korktu, zannediyordum ki hakkımda bir şey indirildi, vardım Hazreti Peygamber Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem buyurdu ki: “Bu gece üzerime sûre indirildi, bana dünya ve onun içindekilerden daha sevgili:

(اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحاً مُب۪يناً) (لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ ) İlâ Âhiri’l Âyeh. “Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsân ettik böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar.” Yine bu haberinde kaynağında Buhârî Şerif, Tirmizî, Fezâilü’l Kur’an, Muvattâ gibi kıymetli kaynaklarımız muhaddislerimiz bulunmaktadır. Yine Ahmed, Ebû Dâvûd ve başkalarının Müc’mi Bin Câriyete’l Ensârî’den rivâyet ettikleri bir sahîh hadisi şerifte Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellemin Hudeybiye’den hareketinden sonra indirilmesini ve bunun “Küraülğamim” yanında olduğunu Peygamberin Aleyhisselâtu Vesselâm onun bineği üzerinde insanlara okuduğunu ifade eder. Burada da “Usfan” denilen yere üç mil uzaklıkta bir yerin adıdır “Küraülğamim”. Usfan Mekke’ye iki günlük bir yerin adıdır ki, Medine tarafına düşer. Bu da Kamûs’tan naklen Müellif Elmalı’nın haberidir ve Kamûs’ta Kâmil Efendi’nin Kamûsu. Yine üçüncü haberin kaynağında da nakli yapan Âlûsî’dir.

 

İbnü Sâ’d’ın ondan rivâyetinde de bunun “Dacnan ’da” olduğuna delâlet vardır ve bu Bikâi’den rivâyet olunmuştur. Dacnan Kamus’ta bildirildiği üzere Mekki yakında bir dağdır. Bunlar gösteriyor ki indirilmesi Mekke ile Medine arasında olmuştur. Böyle olanlara da Medenî denildiği bilinmektedir. Zirâ Medenî hicretten sonra indirilendir ki gerek Medine’de olsun, gerek Mekke’de, gerek seferde; Mekkî de hicretten önce indirilendir.

 

Dakika 15:15

 

Kıymetli dostlarımız,

 

İbni Sâd’ın rivâyet ettiği Mücmî Bin Câriye hadisinde geçmiştir ki Cebrâil Aleyhisselâm bu sûre ile indiği zaman, “Tebrik ederiz seni ey Allah’ın Rasûlü!” demişti. Görüyorsunuz bu sûrenin içinde ebediyyâta uzanan İslam’ın zaferleri bulunmaktadır ki bu insanlık için tam bir barış, huzur ve sosyal adâlet ve engin bir rahmet ve merhamettir. Cibrîl’i Emin tebrik edince Müslümanlar da tebrik etmişlerdir. Bu sûrede İslam’ın bütün dinlere galip geleceği vaad edilmiştir. Çünkü İslam’ın dışında hak din yoktur öbürlerinin adı mecazen dindir aslen din değildir. Çünkü bütün peygamberlerin dini İslam’dır. Bu da Hazreti Muhammed’in şeriatıyla yenilenmiştir ki Allah yenilenmiştir, bunu birileri yenilemiş değildir. Çünkü dini Allah ortaya koyar, O yeni hükümleri de O ortaya koyar ve “Nâsih, Mensûh” olayını Allah’u Teâlâ gerçekleştirir. Önceki hükümlerin hükmünü ortadan kaldıracak Allah’tır, yeni hükümler koyanda yine Allah’tır. Yüce İslam geçmişi yenilemiştir eskimeyen yenilikler çağları kuşatan çağdaşlıkların hepsi yükselişin tamamı İslam’dadır. Benim övdüğümden daha yücedir.

 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

 

اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحاً مُب۪يناًۙ ﴿١﴾

لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطاً مُسْتَق۪يماًۙ ﴿٢﴾

وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْراً عَز۪يزاً ﴿٣﴾

 هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ ف۪ي قُلُوبِ الْمُؤْمِن۪ينَ لِيَزْدَادُٓوا ا۪يمَاناً مَعَ ا۪يمَانِهِمْۜ وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماًۙ﴿٤﴾

لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عِنْدَ اللّٰهِ فَوْزاً عَظ۪يماًۙ ﴿٥﴾

وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّٓانّ۪ينَ بِاللّٰهِ ظَنَّ السَّوْءِۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۚ وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراً ﴿٦﴾

وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً ﴿٧﴾

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذ۪يراًۙ ﴿٨﴾

لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُۜ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً﴿٩﴾

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِه۪ۚ وَمَنْ اَوْفٰى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً۟ ﴿١٠﴾

 

Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsân ettik.

 

Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir.

 

Ve sana Allah, şanlı bir zaferle yardım eder.

 

Îmânlarına îmân katsınlar diye mü’minlerin kalplerine güven indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.

 

Dakika 20:04

 

Mü’min erkeklerle mü’min kadınların, içinde ebedî kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.

 

Ve o Allah hakkında kötü zanda bulunan münâfık erkeklere ve münâfık kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azâb etmesi içindir. Kötülük onların başlarına gelmiştir. Allah onlara gazâb etmiş, lânetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!

 

Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah Azîz’dir Hakîm’dir.

 

Şüphesiz biz seni, şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.

 

Ki, Allah’a ve Rasûl’ünde îmân edesiniz ve bunu takviye edip, buna saygı gösterirsiniz ve sabah akşam O’nu tesbih edesiniz.

 

Herhâlde sana bey’at edenler ancak Allah’a bey’at etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.

 

İşte kıymetli efendiler, Müslümanların müşrikleri mağlup edeceğinin müjdeleri verilmiştir. Müslümanların dünyada bir devlet olarak varlığı, düşmanları tarafından dahi tasdik edilerek bir anlaşmaya bağlanmış bulunuyordu. Fetihler zincirinin başı açıcısı olmuş ve bundan sonraki İslam fetihlerinden her biri bunun altında bir şubesi sayılacak bir şekilde vaad edilmiş oluyordu. Hayber fethi takip etmiş, Feth-i karîb (yakın fetih) sonra da Mekke fetholunmuş sonra da İslam’ın bütün dinlere gâlip gelmesi vaad buyurulmuştur. Zühri demiştir ki; Hudeybiye fethinden büyük bir fetih olmamıştır. Üç sene içerisinde birçok kimse Müslüman olarak İslam’ın çoğalmasına sebep olmuştur… Hudeybiye’yi bakın anlayamayanlar başka türlü yorumlamışlar anlayanlar ise Hudeybiye’nin nasıl fetih olduğunu anlamışlardır.

Burada Fethi Mübin: Açık, parlak veyahut ilerisini açan gösteren demektir. Cenab-ı Allah bu Fethi Mübin olmasının hikmetini şu dört yönü birleştirerek açıklıyor.

 

Birincisi mağfiret, ikincisi nimetin tamamlanması, üçüncüsü doğru yola ulaştırma, dördüncüsü benzersiz bir yardım. Cenab-ı Hak bakın fetih inkârcılara karşı cihâd ile şirkin def edilmesine ve dinin yükseltilmesine ve noksan şahısların yavaş, yavaş kendi arzu ve istekleri ile olgunlaşabilmeleri için şiddetle yönlendirilmesine ve zavallı kimseleri zâlimlerin elinden kurtarmaya çalışmanın bir neticesi olduğu için… Mağfiret fethe sebep kılınmıştır ki maksat “İlleti Gâiyye” yani hikmettir.

 

Dakika 25:25

 

Fethi Yüce Allah birçok vasıtalar ile mümkün kılarsa da “mağfireti” yüce zât-ı doğrudan doğruya kendisi yapar. Bazların şunu izâh etmişlerdir ki: Büyüklerin kendilerinden biz diye mütekellim mealgayr sîgası ile ifade âdetleri, kendilerinden meydana gelen fiillerin çoğunlukla hizmetkâr çalıştırmak şeklinde olmasındandır. (وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ) “Allah sana yardım eder.” “Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir. “Yardım ancak Allah katındadır.” Maksadın ümmetin günahları olduğunu kabul etmişlerdir. “Sen bir şüphede isen eğer Allah’a ortak koşarsan amelin boşa gider.” Ümmete hitap olunduğunda görüş birliği vardır yani sevgili Peygamberimizin şahsında ümmete hitap edilmektedir. “Ağırlığından dolayı belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?” ‘’İnşirah Sûresi 2 ve 3’’  (وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ) “Ve üzerindeki nimeti tamamlar.” Peygamberlikte ki başarısına birde mülk eklenilmek gibi dinî ve dünyevî nimetleri ihsân eder ve seni bir doğru yola eriştirir. Fetihten sonra egemenliğin resmen dışarıda ve içeride tanınmasıyla hidâyet ve ilâhî muvaffakiyet başkaca bir açıklık ve renklilik kazanmıştır ve bundan böyle “Biz onlara âyetlerimizi ufuklarda ve nefislerinde göstereceğiz.” Bu da ebediyyâta kadar kıyâmete kadar bir defa gerçeği görmeyenler Kur’an gerçeğini göreceklerdir.

 

(سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنفُسِهِمْ), (وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْراً عَز۪يزاً ) “Ve Allah seni şanlı bir zaferle muzaffer ve güçlü kılar benzeri bulunmaz bir yardım ile sana yardım eder muzaffer kılar, güçlü kılar, sekinet verir.” Huzur ve sükûn hâlinde Allah’u Teâlâ’nın emrindedir. Zaferin yardımın O’ndan olduğunu bilir Cenab-ı Hak bildirir, lütfeder. Bu yüce âyetlerin inmesi indirilmesi Allah’ın bir ihsânıdır Cenab-ı Hak sebeplerini indirip ona yol göstermekle olur. Demiri vesâireyi indirmek gibi… Kalplerinin sekinete konak ve karargâh yapmak mânâsına da olur. Hz. Ali’den de rivâyette de denilmiştir ki; “Sekinet mü’minin kalbine sakin olup onu güvenli kılan melektir”. Alûsî’nin nakline göre. Sekine hakkında Fütuhât-ı Mekki’ yenin şu düşüncesi hoştur: Sekinetin başlangıcı, emri bir yönüyle kapsama yoluyla düşünmektir. Böyle olmayınca sekinet tam olmaz.

 

Dakika 30:20

 

Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, (demişti). Rabbi ona “Yoksa inanmadın mı?” deyince, “Hayır!” inandım, lâkin kalbimin mutmain olması için görmek istedim” dedi. İtminânı yani kat’i güvenmeyi sekine’ye başlangıç yaptı ve sekinete eriverdi. Îmânın şartlarını tamamlayıp yerine oturtunca Hak’tan o mü’minin kalbine bir doğuş meydana gelir ki o doğuşa zevk denilir zevkten, yani müşahededen olur. Günlük yiyeceği bulunursa o günün vereceği sıkıntı ve acıya karşı nefis bir güven bulur kendisi ile çekişiyorsa onda sekinet meydana gelmemiştir. İçinde barış, huzur sağlanmamıştır. Sekinet içteki huzur ve barış Allah’a teslimiyetin ihlâsında adıdır. Alâmet olan o sûrete de sekine denilmiştir. Kendilerinin dışında bir alamet yapmamıştır. Sekinet şu iştir ki nefis onunla kendisine yapılan vaade veya kendisinde oluşan bir isteğe gönül hoşluğu ile râzı olur ve o konuda sükûnet bulur. Bıçağa sikkin denilmesi onunla sahibinin kesecek şeyleri kesmesinden dolayıdır. Sükûnden alınmadır sükûn ise hareketin zıttı olan sabitliktir. Sekinet ise nefsin doyum duyduğu şey üzerine sübut verir. Aslı tevhîd olan îmân bir ağaç gibi kol ve dallarını artıra arttıra büyüyüp serpilerek sonunda istenilen meyvelerini verir. Mü’minlerin kalbine indirdiği sekinet de O’nun ordularından biridir. Kalbe ordular geliyor kalp ordularla güçlendiriliyor.

 

Hikmetin kollarından birisi de mü’minlerin kalplerine sekineti indirip Hudeybiye Anlaşmasına ısındırarak büyük fetihlere hazırlamasıdır. Münâfıkların Müslümanlara zararı müşriklerden daha çok olduğu için önce onların azâblandırılması söylenmiştir. Münâfıklar gerçekleri hiçbir zaman göremez, tasdik etmezler. Bu dört emrin her biri “elçilik, şahitlik, müjdecilik ve uyarıcılıktan” her birine tereddüt etmesidir. Şöyle ki; Peygamber olarak gönderilme Allah’a Rasûlüne îmânı gerektirir. Şehâdet ta’zizi yani dinine yardım ile güçlendirmeyi; müjdeleme, güzel karşılamayı ve saygıyı; uyarmada azâbtan korunmak için tenzih ve tesbihi gerektirir.

 

Dakika 35:10

 

Savaştan kaçmamaya ve ölüme söz vererek bey’atleşmiş idiler. Çünkü savaştan kaçmak Allah’tan kaçmak gibidir. Kaçtığın yerde ölüm yok mu? “Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir, kuvveti onların kuvvetinin üzerindedir” demektir. İşte tekit olarak Peygamber aleyhisselatu vesselam Allah Teâlâ’nın bir elçisi hükümlerini uygulamaya memur bir aleti olmak itibariyle Allah’ın bir eli tasfir edilmiş, bir hayâl ettirilmiştir. “Yed” kuvvet ve kudret veya nimet mânâsına tevil olunmuştur ki ikisinin de sonucu bu bey’attan oluşan asıl faydanın bey’at edenlere ait olacağını açıklamaktır. Allah’ın yenilmez kudret ve kuvveti.

 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

 

سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ شَغَلَتْنَٓا اَمْوَالُنَا وَاَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَاۚ يَقُولُونَ بِاَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً اِنْ اَرَادَ بِكُمْ ضَراًّ اَوْ اَرَادَ بِكُمْ نَفْعاًۜ بَلْ كَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً ﴿١١﴾

بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ اَبَداً وَزُيِّنَ ذٰلِكَ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِۚ وَكُنْتُمْ قَوْماً بُورا﴿١٢﴾

وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ فَاِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ سَع۪يراً ﴿١٣﴾

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً ﴿١٤﴾

سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ اِذَا انْطَلَقْتُمْ اِلٰى مَغَانِمَ لِتَأْخُذُوهَا ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْۚ يُر۪يدُونَ اَنْ يُبَدِّلُوا كَلَامَ اللّٰهِۜ قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونَا كَذٰلِكُمْ قَالَ اللّٰهُ مِنْ قَبْلُۚ فَسَيَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنَاۜ بَلْ كَانُوا لَا يَفْقَهُونَ اِلَّا قَل۪يلاً ﴿١٥﴾

قُلْ لِلْمُخَلَّف۪ينَ مِنَ الْاَعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ اِلٰى قَوْمٍ اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ اَوْ يُسْلِمُونَۚ فَاِنْ تُط۪يعُوا يُؤْتِكُمُ اللّٰهُ اَجْراً حَسَناًۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً ﴿١٦﴾

لَيْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْاَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَر۪يضِ حَرَجٌۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذَاباً اَل۪يماً۟ ﴿١٧﴾

 

 

Yakında A’râbilerden geri kalmış olanlar sana diyecekler ki, “Mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu. Allah’tan bizim bağışlanmamızı dile.” Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse O’na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Hayır! Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

 

Dakika 40:00

 

Aslında siz Peygamber ve mü’minlerin, ailelerine geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu sizin gönüllerinize güzel göründü de kötü zanda bulundunuz ve helâki hak etmiş bir topluluk oldunuz.

 

Kim Allah’a ve Rasûlüne îmân etmezse şüphesiz biz, kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.

 

Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. O, dilediğini bağışlar dilediğini azâblandırır. Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.

 

Siz ganimetleri almak için gittiğinizde geri kalanlar: “Bırakın biz bu arkanıza düşelim.” diyeceklerdir bizde arkanıza düşelim diyeceklerdir. Onlar, Allah’ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: Siz bizimle gelemeyeceksiniz Allah da daha önce böyle buyurmuştur. Onlar size; “Bizi kıskanıyorsunuz” diyeceklerdir. Bilakis onlar, pek az anlayan kimselerdir.

 

A’râbilerin geri bırakılmış olanlarına de ki: Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağırılacaksınız. Onlarla savaşırsınız veya Müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azâba uğratır.

 

Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur, hastaya da vebal yoktur. Bununla beraber kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Kimde geri kalırsa, onu acı bir azâba uğratır. Münafıklar savaştan hep kaçmak istemişler ve ellerinden geleni yapmışlar Yüce Allah da onların iç dünyalarını yüzlerine okumuştur siz busunuz diye. Tabii Müslüman olan olmuş öbürleri belâlarını bulmuşlardır.

 

لَقَدْ رَضِيَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا ف۪ي قُلُوبِهِمْ فَاَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ عَلَيْهِمْ وَاَثَابَهُمْ فَتْحاً قَر۪يباًۙ ﴿١٨﴾

وَمَغَانِمَ كَث۪يرَةً يَأْخُذُونَهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً ﴿١٩﴾

وَعَدَكُمُ اللّٰهُ مَغَانِمَ كَث۪يرَةً تَأْخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هٰذِه۪ وَكَفَّ اَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْۚ وَلِتَكُونَ اٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطاً مُسْتَق۪يماًۙ﴿٢٠﴾

 وَاُخْرٰى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا قَدْ اَحَاطَ اللّٰهُ بِهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يراً ﴿٢١﴾

وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْاَدْبَارَ ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً ﴿٢٢﴾

سُنَّةَ اللّٰهِ الَّت۪ي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاً﴿٢٣﴾

وَهُوَ الَّذ۪ي كَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ اَنْ اَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يراً ﴿٢٤﴾

هُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفاً اَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُۜ وَلَوْلَا رِجَالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِسَٓاءٌ مُؤْمِنَاتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ اَنْ تَطَؤُ۫هُمْ فَتُص۪يبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍۚ لِيُدْخِلَ اللّٰهُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۚ لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً ﴿٢٥﴾

 

Dakika 45:25

 

Andolsun o ağacın altında (Hudeybiye’de) sana bey’at ederlerken Allah Celle Celâlühü, mü’minlerden râzı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş onlara güven indirmiş ve onları pek yakın bir fetih ile mükâfatlandırmıştır.

 

Allah onları elde edecekleri birçok ganimetlerle de mükâfatlandırdı. Allah Celle Celâlühü çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir, Azîz Hakîm’dir.

 

Allah Celle Celâlühü size, elde edeceğiniz birçok ganimetler vaad etmiştir. Bunu size hemen vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir ki bu, mü’minlere bir işaret olsun ve Allah sizi doğru yola iletsin.

 

Bundan başka size sizin güç yetiremediğiniz, ama Allah’ın sizin için kuşattığı ganimetler de vardır. Allah her şeye kâdirdir.

 

Eğer kâfirler sizinle savaşırlardı arkalarına dönüp kaçarlardı sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı.

 

Allah’ın öteden beri gelen kânûnu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.

 

O sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Mekke’nin göbeğinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizde onlardan çekendir. Allah yaptıklarınızı görendir.

 

Onlar inkâr eden ve sizin Mescid-i Haram’ı ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını men edenlerdir. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız mü’min erkeklerle, mü’min kadınları bilmeyerek ezmek sûretiyle bir vebalin altında kalmanız ihtimâli olmasaydı, Allah savaşı önlemezdi. Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri önemli değil azâba çarptırırdık.

 

اِذْ جَعَلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى وَكَانُٓوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً۟ ﴿٢٦﴾

 

O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliye taassubunu yerleştirmişlerdi.

 

Allah da elçisine ve mü’minlere sükûnet ve güvenini indirdi. Onları takvâ sözü üzerinde durdurdu. Zaten onlar buna pek lâyık ve ehil kimselerdi, Allah her şeyi bilendir.

 

Kıymetli dostlarımız Rasûl-i Ekrem Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hudeybiye’ye indiğinde Huzâîler’den Hıraş Bin Ümeyye’yi Sa’leb adında devesine bindirip Mekkelilere gönderdi.

 

Dakika 50:10

 

Harp niyetinde olmayıp yalnız Kâbe-i Şerif’i ziyaret ve umre için geldiğini bildiriyordu. Bunu varıp onlara söyleyince deveyi vurdular, kendisini de öldürmek için hücum ettiler fakat Ehâbîş araya girip kurtardılar. O da gelip durumu Rasûlullah’a haber verdi. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, Hazreti Ömer’i göndermek için çağırdı: Hazreti Ömer (Radıyallâhu Anh), “Ya Rasûlallah!” dedi; onlar benim kendilerine olan hiddet ve düşmanlığımı bilirler. Ben onlara güvenemem, şâyet bir ezaya uğrarsam Mekke içinde beni savunacak hısımların Adiy oğullarından kimse yoktur. Bundan dolayı Osman bin Affan’ı gönderseniz, orada onun akraba ve taallukatı çoktur. Hem onu severler irâdenizi o bildirebilir. Bunun üzerine Rasûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazreti Osman’ı çağırdı, Kureyş’e gönderdi “Biz onlarla muharebeye gelmedik, yalnız ziyaret ve umre için geldik bunu haber ver ve kendilerini İslam’a dâvet eyle!” dedi. Ve Mekke’de îmâna gelmiş bir kısım erkeklere ve kadınlara varıp fethi müjdelemesini ve Allah Teâlâ’nın dininin yakında Mekke’de ortaya çıkacağını haber vermesini de emretti. Bu sûretle Hazreti Osman, Kureyş’e gitti, kendisini Ebân Bin Saîd Bin Âs karşıladı, hayvanından indi, onu bindirdi ve kayırdı (himâyesine söz verdi) böylelikle Kureyş’e vardı. Emrolunduğu gibi haberi bildirdi, dediler ki: “İstersen sen beyti tavaf et fakat hepinizin üzerimize gelip girmeniz olmaz ona yol yok!” Hazreti Osman (Radıyallâhu Anh)’da “Rasûl-i Ekrem Sallallâhu Teâlâ Aleyhi ve Sellem tavaf etmedikçe ben tavaf edemem” dedi. Bunun üzerine onu alıkoydular, göz hapsinde tuttular, beriden ise Rasûlullah’a ve Müslümanlara “Osman katlolunmuş” diye duyuruldu. Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu Teâlâ Aleyhi ve Sellem: “O kavimle çarpışmadan gitmeyiz” dedi. Ve Peygamber Aleyhisselâtu Vesselâm’ın nidacısı şöyle çağırdı: Haberiniz olsun ki Rasûlullah’a Rûhu’l Kudüs indi de ona bey’atı emretti, hemen çıkın Allah Teâlâ adına Peygambere bey’at edin. Derhâl Müslümanlar fırladılar ve Rasûlullah’a bey’at ettiler. Ne güzel îmân, şanlı Peygamber, şanlı ümmet bu bey’at bir ağacın altında olmuş idi ki bir “Semûre” ağacı idi. Denilmiştir ki; Rasûlullah ağacın dibine oturmuştu dallarından bir dal sırtının üzerine geliyordu. Abdullah Bin Mugaffel (Radıyallâhu Anh) demiştir ki; Ben başucunda dikiliyordum ve elimde ağaçtan bir dal vardı, koruyordum dalı sırtından kaldırdım. Önünde ölmek ve kaçmamak üzere kendisine bey’at ettiler. Bütün oradaki Ashâb-ı Güzin Rasûlullah onlara: “Siz bugün dünya ehlinin en hayırlısısınız buyurdu. Keşke orada olsaydık.

 

Dakika 55:28

 

Müslim ve diğerlerinde rivâyet edildiği üzere Câbir bin Abdullah (Radıyallâhu Anh) “Biz Rasûlullah’a bey’atı kaçmamak üzere yaptık, ölüme bey’at etmedik” demiştir. Buhârî’de Seleme Bin Ekvâ (Radıyallâhu Anh)’dan da şöyle rivâyet edilmiştir; “Ben Rasûlullah’a ağacın altında bey’at ettim” demiş. Ne üzerine bey’at ettiğiniz denildiğinde de: “Kaçmamak üzere” demiştir. Müslim Ma’kıl Bin Yesâr’dan bey’at ederlerken Rasûlullah’ın yüzünden ağacının dallarını tuttuğunu rivâyet etmiştir. İlk bey’at eden Ebû Sinan-ı Esedî olmuştur ki Ukkâşe Bin Muhsin’in kardeşi Vehb Bin Muhsin’dir. Beyhâkî’nin Delâil’inde Şa’bî ’den rivâyetine göre bu zat Hazreti Peygamber’e “Elini uzat sana bey’at edeyim” dedi. Hz. Peygamber “Ne üzerine bey’at edeceksin” buyurdu. “Nefsimdeki ne ise onun üzerine” dedi. Müslimin rivâyet ettiği Câbir hadisinde Hz. Câbir: “Biz Peygamber’e Aleyhisselâtu Vesselâm bey’at ettiğimizde mübârek ellerini Ömer (Radıyallâhu Anh) tutuyordu” demiştir. Fakat bu, bey’atın sonlarına doğru olduğu anlaşılıyor. Zirâ Sahîhi Buhârî’de Nâfi ’den Ömer (Radıyallâhu Anh) Hudeybiye günü oğlu Abdullah’ı, Ensâr’dan bir kimsenin yanında bulunan atını, üzerinde savaş yapmak üzere getirmeye göndermişti. Rasûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ağacın yanında bey’at alıyor, Ömer bilmiyordu. Abdullah bey’atı yaptı, sonra gitti atı getirdi, Ömer (Radıyallâhu Anh); savaş için zırh giyiyordu. Kendisine Rasûlullah’ın ağaç altında bey’atleştiğini haber verdi hemen beraber gitti, Rasûlullah’a bey’at etti” diye de rivâyet edilmiştir. Demek ki ondan sonra Hazreti Ömer, Rasûlullah’ın yorulmaması için mübârek elini tutmuştu. Bu haberlerin kaynaklarında değerli zât-ı muhteremler, muhaddisler ve kıymetli âlimlerimiz bulunmaktadır. İbn-i Hacer, Suyûtî, Âlûsî yine muhaddislerimizden Tirmizî, Müslim, Nesâî, Dârimî, Ahmed Bin Hanbel, Buhârî, Müslim, yine Tirmizî, Nesâî, Suyûtî gibi kıymetli muhaddislerimiz kıymetli âlimlerimiz bulunmaktadır. Müşrikler bu bey’atı işitip korktular ve Hazreti Osman ile Müslümanlardan bir topluluğu da salıverdiler. Bu bey’atı Rıdvan’ı yapan mü’minlerin adedi en sahih rivâyete göre 1400’dür. 1500 kadar ve daha fazla rivâyetleri de vardır. Denilmiştir ki birinde küçükler ve tâbîler sayılmamış, diğerinde hepsi sayılmıştır. Orada onlardan hiç bey’at etmeyen kalmamış yalnız Cedd Bin Kays adında bir münâfık devesinin karnı altına gizlenmiş kalmış idi, Cedd Bin Kays isimli bir münâfık.

 

Dakika 1:00:55

 

Nafiden rivâyet edildiğine göre altında bey’at yapılan “semûre” ağacına daha sonra insanlar gidip yanında namaz kılar olmuşlardı. Hazreti Ömer işitti, o ağacın kesilmesini emrediverdi. Henüz cahiliye âdetini unutmayanların fitneye tutulup Allah’tan başkasına ibadet etmesinden sakınmıştı. Hazreti Peygamber Aleyhisselâtu Vesselâm’dan bir hadisi şerifte geçmiştir ki “Rıdvan bey’atinde bulunan kimse ateşe girmez.” Bu âyette de yemin ile (لَقَدْ رَضِيَ اللّٰهُ) “Allah râzı oldu” buyurmuştur. Ebû Hayyân der ki; Burada rızâ üzerlerine nimetlerin açıklanması mânâsına ilâhî sıfattır zâti sıfat değildir. Çünkü (اِذْ يُبَايِعُونَكَ) “Sana bey’at ettikleri zaman…” diye zaman ile kayıtlanmıştır. Netice olarak İsm-i celiline yemin olsun ki Allah, o mü’minlerden hoşnut oldu ve ağacın altında sana bey’at edenlerden çünkü kalplerindekini bildi, doğruluk ve samîmîyetlerini ve müşriklerin hareketlerine karşı üzüntü ve heyecanlarını bildi.

 

Halid Bin Velid iki yüz kadar Kureyş atlısının kumandanı olarak “Kürâi Gamim’e” kadar gelmişti. Ashâba yaklaşmak istedi, Rasûlullah Abbâd Bin Bişr’i görevlendirdi. O da atlıları ile ileri vardı, karşılarında saf tuttu, öğle vakti olmuştu, Rasûlullah korku namazı kıldı, Halid çekildi, gitti, Rasûlullah da yolu sağ tarafa yokuşa durup Hudeybiye’ye kadar vardı diye haber verilmiştir. Bu haberin kaynağında da Buhârî, Ebû Dâvûd, Ahmed Bin Hanbel vardır. İkinci olarak; Tirmizî ve daha başkaları Hazreti Enes’ten rivâyet etmişlerdir ki: Seksen kişi sabah namazı vakti Peygamber’i öldürme niyetiyle Ten’im dağı tarafından Peygamber ve Ashâbının üzerine inmişlerdi. Yakalandılar, sonrada Peygamber Aleyhisselâtu Vesselâm onları serbest bıraktı. Bu haberin kaynağında da yine Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Ahmed Bin Hanbel gibi muhaddislerimiz bulunmaktadır. Bütün İslam âlimlerinin Allah hepsine bol bol rahmet eylesin, mağfiret eylesin, merhamet eylesin.

 

Dakika 1:05:05

 

Çok kıymetli ve muhterem efendiler,

 

Mearre: şimdi uyuz hastalığı gibi rahatsız eden maddî ve manevî dert ve zorluk veya borç ödeme ve günah demektir. İbn-i Atiyye der ki; günah ve diğer sözleri zayıftır. Hanefîler demişlerdir ki; Dâr-ı Harb, “şüpheler ile düşenlerin vücubunu men eder. Zirâ bizim hükümlerimiz onların yurdunda geçmez, onların yurtlarının hükmü de bizde geçmez.” Şâfiî’lere göre ise Dâr-ı Harb “Şüphe ile düşen şeylerin” varlığına mâni olmaz. Bu haberin kaynağında da Âlûsî bulunmaktadır. Bunun açıklaması bir harbî Dâr-ı Harb ’de Müslüman olsa da eman ile kendi yurtlarına girmiş olan bir Müslümanı öldürürse bize göre kısasta, diyette yoktur, kısasta diyette yoktur. Şâfiî’lere göre ise kısas vardır. Bunun gibi iki Müslüman eman sahibi olarak dari harbe gitseler de birisi diğerini öldürürse yine hüküm böyledir: Bizce kısas yok, Şâfiî’lerce vardır. Sonra Ebû Hanîfe, Ebu Yusuf ve Muhammed arasında ihtilâflı bir meselede zikretmişte demiştir ki; iki esirin birisi arkadaşını Dâr-ı Harb ‘de öldürürse Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf’a göre ona kefaretten başka bir şey gerekmez. Çünkü esir onların elindedir. Ehli harpten birisi gibi olmuştur. Fakat İmâm-ı Muhammed’e göre diyet vacip olur. Zirâ esire kendi nefsinin hükmü vardır. Yalnızca kendi nefsindeki hükme itibar olunur… Kâfi’den de şu meseleyi nakleder; Bir kimse Dâr-ı Harb ‘de Müslüman olmuş da bize hicret etmemiş bir Müslümanda onu bilerek veya hatâ ile öldürmüş ve onun orada Müslüman vârisleri de bulunmuş olsa eğer kasten öldürmüş ise bir şey ödemeye mecbur olmaz, hatâ ile öldürmüş ise kefareti ödemesi gerekir, diyeti değil. Zemahşeri şöyle der; “Onları bilmeyerek öldürdüklerinde isabet edecek vebal ve zarar nedir?” dersen derim ki; Diyet ve kefaretin vücubu ve dindaşlarını bilip ayırmayarak bize yaptıklarını yaptılar diye kâfirlerin kötü sözleri birde biraz kusur var ise günah var demektir. Ancak diyetin vacip olması dâr-ı İslam’da veyahut “Eğer kendileri ile aranızda anlaşma bulunan bir toplumdan ise…” kaydıyla kayıtlı olduğu unutulmaması gerekir. Nisa Sûresi âyet 92. “Eğer kendileri ile aranızda anlaşma bulunan bir toplumdan ise…” bu izâhı da yapan Ez-Zemahşeri’ dir.

 

Dakika 1:10:10

 

Kıymetli dostlar,

 

Burada bir hamiyyetten bahsediliyor. Hamiyyet: namus kaidetiyle namus perverliğin şiarındandır. Rivâyet olunur ki: Kureyş, Süheyl Bin Amr el-Kureyşi’yi ve Hüveytıb Bin Abdiluzza’yı ve Mükriz bin Hafs’ı Ahyef’i gelecek yıl Mekke Kureyş tarafından üç gün boşaltılmak üzere bu senelik geri dönülmesini Rasûlullah’a bildirmek için göndermişlerdi. Rasûlullah’ta kabul etti aralarında bir antlaşma metni yazdılar. Rasûlü Ekrem Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazreti Ali’ye yaz ‘Bismillahirrahmanirrahim’ buyurdu. Süheyl’e ve arkadaşları biz onu tanımıyoruz ‘Bismikallahumme’ yaz dediler. Sonra yaz: “Bu Rasûlullah’ın Mekkelilere yaptığı antlaşma şartlarıdır” buyurdu. Buna da: “Biz senin Allah’ın elçisi olduğunu bilsek seni Beytullah’tan men etmez, harbe kalkışmazdık. Fakat ‘haza ma salih aleyhi Muhammed İbn-i Abdullah” “Bu Muhammed Bin Abdullah’ın yaptığı anlaşmadır” yaz dediler. Peygamber Efendimiz: “Ben şahâdet ederim ki, ben Allah’ın elçisiyim ve ben Muhammed Bin Abdullah’ım, yaz arzularını buyurdu. Müslümanlar bundan üzüntü duydular. Onların tekliflerini kabul etmek istemediler, herifleri tutuvermeyi kurdular, derken yüce Allah üzerlerine sekine indirdi de hilm ve vakar ile yumuşadılar, yatıştılar…” İbn-i Cerîr’in zikrettiğine göre: Rasûlullah tavaf etmek için Kâbe’nin boşaltılması şartını teklif etmişti. Süheyl, sıkışmışlar diye Arap’a söz ettirmeyiz, bu sene olmaz, fakat gelecek sene dedi, yazıldı. Sonra Süheyl şu şartı teklif etti: Bizden sana bir adam gelirse senin dininde dahi olsa bize geri gönderirsin, dedi. Müslümanlar: “Subhanallah, Müslüman olarak gelen bir adam müşriklere nasıl geri gönderilir?” dediler. Bunun görüşülmesi sırasında Süheyl’in oğlu Ebû Cendel kendisine vurulmuş olan ayak zincirleriyle sekerek Mekke’nin altından çıkmış kendisini Müslümanların arasına atmıştı. Babası Süheyl; Ya Muhammed! İlk önce ben bunun bize geri verilmesini istedim isterim, dedi. Rasûlullah, gel bunu benim için kurtar, buyurdu. Senin için kurtarmam, dedi. “Etme yap!” buyurdu. Yapmam dedi, arkadaşı Mukriz yanındaydı. Biz senin için müsaade ederiz dediler. Ebu Cendel de…

 

Dakika 1:14:27

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Visited 39 times, 1 visits today)
{"message":{"type":8,"message":"Undefined variable: show_right_meta","file":"\/home\/pwny9ik9\/public_html\/wp-content\/plugins\/cactus-video\/video-hook-functions.php","line":1155},"error":1}